Showing posts with label Karalama. Show all posts
Showing posts with label Karalama. Show all posts

Sunday, January 29, 2012

Ama Öyle

Bir şeyi öğrenmek hatta duymak bile istemezsin ama bir şekilde öğrenirsin ya. Daha sonra da aklından hiç çıkmaz o ya. Aşikarı unutamazsın ya...

Hay ben öyle işin arouna kone işte be hafız...

Thursday, December 15, 2011

Romantik Erkeği Odunlaştırma Rehberi



Karşı cinsin çoğunlukla şikayet ettiği konulardan biri, partnerlerinin romantizminin ilk günlerindeki gibi olmadığı yahut en baştan beri hiç olmadığıdır. Bu mevzu kadınların arasında ne zaman gündeme gelse konu haliyle erkeklere ve onların odunluklarına kanalize olur. Ekseriyetle bu eleştiriler doğrudur da, lakin eksik olan bir şey var; olaylara tek taraflı bakmak her daim doğru değildir. Acaba kadınların bu durumda hiç mi suçu yoktur? Vardır elbette. Peki onlar ne mi? Onları, "Romantik erkeği odunlaştırma rehberi" başlığı altında madde madde irdeleyelim. İşte karşı cinstekilerin ilk etapta "ben bunları yapmıyorum ki yeaaa" dedikleri ama biraz etraflıca düşündüklerinde en azından birkaçını yaptıklarını fark edecekleri o maddeler. Bu yazı; erkeğini odunlaştırmak isteyenler varsa onlara bir rehber olacağı gibi, amacı erkeğinin odunlaşmasını önlemek olanlara da ipucu verecek türdendir. Buyrunuz efem...

* Evinize veya iş yerinize çiçek gönderdiğinde "Ama ben papatya sevmem ki" deyin. Papatya yerine başka bir şey de olabilir tabii. Örnek amaçlı yazılmıştır.

* Size kendi cümleleriyle hoş bir iltifat ettiğinde, "Kim bilir nereden buluyorsun bu sözleri? Hangi kitaptan? Birinden mi duydun" diyerek onu derhal bozun.

* Ona devamlı eski sevgilinizden bahsedin. Biraz da abartarak eski sevgilinizin hatırladığınız iyi yönlerini ön plana çıkarın. Amacınız sadece onu odunlaştırmak değil de daha ötesiyse o konularda da başarılı olacaktır. Önce odunlaşır, sonra sizden soğuyacaktır. (%100 başarılı sağlayacağınız bir yöntemdir bu bağlamda, en etkilisidir.)

* Empati yapmayın, onu anlamaya hiç çalışmayın.

* Kullandığı hitap sözcüklerine bir kılıf bulun. Mesela, "Canım ne demek ya? Sen normal arkadaşlarına da canım diyorsun" gibi.

* Ona karşı duyarsız kalın. İlişkiyi daha iyi aşamalara getirme çabalarını görmezden gelin.

* Size gün içerisinde "N'apıyorsun?" diye mesaj attığında, ona gün içerisinde canınızı sıkan her detayı anlatın. İşte ne bileyim, patronunuzdan dem vurun, mesai arkadaşınızın sizi çıldırttığına değinin falan.

* Bir gün yanınıza gelip şiir okursa, o şiire de bir kulp takın. Veya şiirleri hiç sevmediğinizi söyleyin.

* Daha önce kimseyi böyle sevmediğini söylediğinde, bunu hiç duymamış gibi yapın. İşe yaramıyorsa, laflarının sizde hiçbir pozitif etkisi olmadığını daha da belli eder şekilde davranın.


* Sürekli dır dır edin. Vir vir vir vir vir konuşun...

* O konuşurken bir arkadaşınız sizi arıyorsa "Bi dakka, Hayriye arıyor" deyip onu hemen susturun.

* Onun bütün çabalarını yetersiz bulun, "Ben bunları istemiyorum" diye ekleyin hatta her seferinde.

* "Sen hayatıma girdiğimden beri gözüm bir başkasını görmüyor artık. Sadece sen varsın benim için" minvalinden bir sözle size geldiğinde, "Benden önce başkaları da vardı yani" diyerek kavga çıkartın. O romantik anın içine edin.

* Bir iltifatı çok hoşunuza gitse bile, "Sen bir şey mi içtin?" diye onu bozun.

* "Ben bu kadar romantik erkek sevmiyorum" diyerek ortamdaki romantizmi yok edin.

* Ondan romantik olmasını bir isteyin bir istemeyin. Bir müddet bu hareketinizin sebebini anlamaya çalışacaktır. Ve bir gün gelecek buna anlam veremeyeceğini fark ederek içindeki romantik serseriyi öldürecektir.

* Devamlı olarak "Odunsun! Odunsun işte! Demek ki sen romantik olamıyorsun" diyerek onun da buna inanmasını sağlayın.

* Bir sebep aramayın, onun yaptığı veya söylediği her şeyden sonra trip yapın.

Saturday, November 26, 2011

Dolay-lama

Kadınlar ne söyleyeceklerse bunu dolaylı değil de direkt söylerlerse mevcut çoğu sorun aşılır.

Wednesday, February 24, 2010

Nasıl Bir Türkiye?


Sürekli soruluyor bana, "nasıl bir Türkiye istiyorsun?" diye. Otorite değilim gerçi, neden bana soruyorlarsa artık? Bu konuya ilişkin düşüncelerimi en iyi ifade eden kişilerden biri Lale Mansur olmuştu. Şöyle demişti Mansur: "Benim arkadaşlarımın çoğu demokrat insanlar ama aynı anda yemeğe çağıramadığım arkadaşlarım var. Ben böyle bir Türkiye istemiyorum..."

İlk duyduğumda Lale Mansur'un cevabı üzerine "budur!" dedim. Tam anlamıyla budur denebilecek bir cevap bu zira. Toplumda her alanda bir kamplaşma var. Bundan 30 yıl önce yaşanan felaketi hatırlatan kötü benzerlikler var. İnsanı tedirgin ediyor bu durum. Yine de ümitsizliğe komple düşmemek lazım diyenler de haklı.

İnsanların farklı giyinse de, yaşamlarını yönlendiren dünya görüşleri farklı olsa da, bir arada oturma, görüşme, arkadaş olma olasılıkları her daim olmuştur, yine olacaktır. Buna inanmamak ya da karşı olmak ise tartışılması gereken, hastalıklı bir bakış açısıdır.

Mansur'un istediği esas Türkiye hayaliyle yanıp tutuşurken, bu düşünceyi bir de fotoğrafla güçlendirmeli dedim. Yukarıdaki fotoğraftakiler kimdir ya da neredeler ve bu kare hangi amaçla çekilmiş, bunlara dair en ufak bir fikrim yok. Bunlar zaten çok da önemli değil benim için. Sadece ve sadece ilk bakışta birilerini rahatsız eden, insanları kamplaşmaya iten duruma tezat olan ve güzel olan bu görüntünün, ülkedeki herkes tarafından kabulleneceği günü sabırsızlıkla bekliyorum demek istiyorum. Aslına bakarsanız çoğu yerde yine pek çok kişi bu karenin benzerini yaşıyorlar hayatlarında, arkadaşlıklarında... Lakin ülkede sesi gür çıkan garip bir azınlık var ve nedense gündemi belirleyenler de onlar, insanları kamplaştırmaya çalışanlar da...

Aradaki farkı görmek, amacı bir şeyleri savunmak değil, tam tersi suyu bulandırmak olanları görebilmek lazım.

Umarım bir gün ben de aynı ortama gönül rahatlığıyla, farklı inanç ve dünya görüşlere sahip arkadaşlarımı birlikte çağırabilirim...

Not: Varol sağolsun, uyandırdı. Görüntü Büşra filmindenmiş. Eğer filmi merak eden olursa, buradan buyursun.

Thursday, December 3, 2009

Being Frank Torres


Verdiğimiz bir karar yahut birinin bizim adımıza verdiği bir karar bütün hayatımızı etkileyebilir. Bir bina içerisinde ya da dışarısında bulunmak. Bir sokaktan geçmek ya da geçmemek. Yaptığınız işe göre de uyarlayabiliriz bunu. Misal bir eğitimci olarak bir okulun iş teklifini kabul etmemiş olmam muhtemelen mesleki hayatımı ve genel olarak yaşamımı etkileyecek bir şey olabilir. Geçtiğimiz yaz üç özel okuldan iş teklifi alan ve bunları bir şekilde reddetmek zorunda kalan biri olarak yazıyorum bunları. Dediğim gibi muhtemelen bir şekilde hayatımızın seyrine müdahalesi olmuştur bu olayların.

Futbolcu bazında gidersek, Rıdvan Dilmen'in Ergün Gürsoy'la önceden konuşmasına rağmen, Fenerbahçe'li olmasından dolayı sarı-lacivert renkleri tercih etmesi muhtemelen bütün hayatını etkilemiş olmalı. Galatasaray'a gitseydi herhangi bir sebepten dolayı hiç oynayamasaydı ve unutulsaydı, bugün Rıdvan Dilmen ismi bambaşka çağırışımlar yapaabilirdi. Yine benzer bir örnek Hakan Şükür için verilebilir. Fenerbahçe onu transfer edecekken, bir yöneticinin ortaya attığı "Tanju'ya ayıp olmasın" fikri nedeniyle transferinden vazgeçilmişti. Daha sonra o Hakan Galatasaray'a gitti, ve Türk futbolunun unutulmaz golcüleri arasında yer almayı başardı. Fenerbahçe'ye gelse şu an adı sanı hatırlanmayacaktı belki de.. E tabii yine bir ihtimal Fenerbahçe tarihinin unutulmaz oyuncularından biri olma ihtimali de yaşanabilirdi.

Neyse, fazla laf salatası oldu. Bir de bir dizide, filmde oynayanları, dublörlük yapanları düşünelim. Misal, Lost dizisinde Jack karakterini canlandıran Matthew Fox. Lost dizisinden önceki kariyerine bakın, öyle pek ahım şahım işler çıkardığı söylenemez. Lakin Lost'taki rolü sayesinde bugün dünya'nın pek çok noktasında tanınan bir simadır.

Her kişinin hayatında kırılma noktaları vardır. Yine aynı dizide Kate karakterini canlandıran Evangeline Lilly misal... Kelowna sokaklarında yürürken keşfedilmiştir. Gerçi onu keşfetmek için illa Kelowna sokaklarında arz-ı endam etmesini beklemeye gerek yokmuş aslında. Evinin önünde yürürken de görülse, yine birileri keşfederdi. Ne bileyim yani, ben bir şekilde görüp, herkesten önce keşfetmeyi isterdim aslında. Ama hayat işte... Lost'taki Sawyer abimizi de örnek verebiliriz. Josh Holloway de Lost dizisi öncesinde öyle pek ilgi çekmeyecek işler yapmıştır. Kariyerinde Lost dizisindeki rolü büyüktür.

Daha böyle çok isim sayılabilir. Bugün Josh Holloway misal, Türkiye'ye kadar gelmiş, reklam filmerinde oynamış, hatta Beyaz Şov'a katılmıştır. Düşünün, hayat işte. Nereden nereye? Sokaktaki adam, bakkal, manav, terzi, evinin kızı modundaki Fatma dahil herkes biliyor adamı. İşte ya Sawyer falan diyor belki ama tanınıyor sonuçta.

Aynı dizide olan, sadece ilk bölümde çok kısa bir şekilde görünen biri daha var. Aslında hayli zor bir sahnede görev almış biri bu kişi. Ama nedense adı sanı zikredilmiyor hiç. İşinin de ustaları arasında aslında. Kendisi bir dublör. İsmi de Frank Torres. 46 yaşındaki Frank Torres, muhtemelen hatırlayacaklar olacaktır, Lost'un ilk bölümünde kendisi bir elektrik süpürgesi gibi çeken uçak pervanesi tarafından paramparça edilen biri vardı. O sahnede oynayan dublördü.

Yukarıdaki karede olayı görüyorsunuz. Bu adam ne zaman aklıma gelse, aynı zaman da aklıma ekşi sözlük'ten moloztash'ın Frank Torres'le ilgili eğlenceli yorumu da geliyor. Şöyle yazmış,

"lost denilen dizinin daha beşinci dakikasında ortalığı elektrikli süpürge gibi kendine çeken uçak motorunun önünd jack’in uyarılarına rağmen mal gibi dikilip, pervaneye uçmasıyla pervaneyle birlikte patlayan zenci adamdır bu. seyirci daha diziye ısınmamışken olayın vehametini anlatacak bir figür olarak kullanılmıştır bu adam senaristlerce. diğer bütün karakterlerin geçmişleri vardır da sanki bu adamın yaşamı bu uçak kazasıyla başlayıp bu salak ölümle bitmiş gibidir. diziyi izleyenlerce hep “salak” olarak hatırlanacaktır.

bu rolü canlandıran aktör de dizinin alıp başını gittiğini görüp kafasını ne kadar duvara vurmuştur kimbilir “ah ulan neden öldüm hemen, neden neden nedeeeeen” diye."


Senaristler Frank Torres'i bir şekilde kullandılar. Bizleri de etkiledir tabii sağolsun. Kendimizden geçtik ilk izlediğimzde mesela. Ama daha sonra kendimizi diziye öyle bir kaptırdık ki, Frank'i hiç sallamadık. Biz erkekler dizideki bütün güzel hatun kişilerin adını, soyadını, vücutlarındaki her bir noktayı biliyoruz, keza dizinin müptelası kadınlar da Jack'ti, Sawyer'dı, belki de Said'di derken hepsinin her bir şeylerini biliyorlar. Hatta belki oradaki köpek var ya hani, Vincent, onun bile hayranı var. Yahut ne bileyim Artz diye bir adam vardı. Sadece tek bölümlük görünmüştü. Patladı gitti o da, ama en azından adını öğrendik, repliklerini duyduk filan. Peki ya Frank Torres? Adam dizinin en etkileyici sahnelerinin birinde oynadı ama bugün yolda birinin karşısına çıkıp, "Ben Lost'un ilk bölümünde patlayan adamım" dese, kimse sallamaz onu. İnanmazlar zaten. İnanan çıksa da, çok da umruda olmaz.

Kendisine gerçi tamamen saygısızlık yapmamış Lost ekibi. Halen dizideki dublörlerin koordinatörlüğünü yapıyor ama bir gerçeği değiştirmez bu. Nedir bu bizdeki yönlendirilene meyletme sevdası? Nedir bu bizdeki başrol ya da onun yanındakilere duyulan sevda? Neden Kaygısızlar'daki sokaktan geçen tiplemeleri önemsemedik de; gittik Kültigin, Memnun Kaygısız peşinde koştuk misal?

Artık bu yazı bir devrin başlangıcı olsun. Figüranlara, dublörlere de önem verilsin. Onlara da sevgi gösterilerinde bulunalım. Aynı zaman da filmlerde yıllarca oynadığı halde, ismi bilinmeyen tüm oyunculara benzer yaklaşımı gösterelim. Yanlış anlaşılmasın. Bu kadere isyan etmek değildir. Sadece bizi yönlendirenlere başkaldırıdır. Uyuma değerli okur, sen de isyan et!

Yıllarca Hulusi Kentmen'in mutfağında takılan, kimi zaman uşak, kimi zaman da saf sevgili rollerinde oynayan Cevat Kurtuluş gibilerin hakkını verelim. Göksel Arsoy, Ayhan Işık vb. isimleri herkes beğenir, ama Cevat Kurtuluş gibi daha çok yan roller ya da küçük rollerde oynayanlar kıymetini bilenler çok azdı. Dediğim gibi bir devir bitsin, yenisi başlasın.

Figüran, dublör, küçük rollerde oynayanlar el ele...
Hap birlikte sinema devrimi yapma zamandır.