Showing posts with label Blog Söyleşileri. Show all posts
Showing posts with label Blog Söyleşileri. Show all posts

Monday, April 2, 2012

Blog Söyleşileri #6: Romanista Bukowski


Hanidir blog söyleşileri yapmıyordum. Atanma dönemi öncesi ve sonrası, yeni bir şehirde hayata ve çalışacağım okula alışma süreci falan filan derken iyice boşladıydım buraları. Blog söyleşileri bölümünü çok seviyorum. Bu sebeple; hem bloga tekrardan ısınabilmem adına bir ümit hem de sevdiğim şeyi yapayım en azından düşüncesiyle tekrardan başlamayı düşündüm bu mevzuya. Sıradaki isim Romanista rumuzuyla internet aleminde bilinen Yağız Gönüler. Farklı bir isim olduğuna inandığım Yağız'a, klavyenin imkan verdiği ölçüde bazı sorular yönelttim, o da sağ olsun cevapladı tüm sorularımı. Bir kez daha teşekkür ederim buradan kendisine.

***

"Kendimi Allah'ın basit bir kulu 
olarak görüyorum."


Spor ağırlıklı bir blogun var, bunun yanında tarihe dair de karalıyorsun. Reklam yazarlarıyla alakalı olan ve kitaplardan alıntıların yer aldığı blog da cabası. Bir koltuğa bu kadar karpuz sığması normal mi? Yoksa daha da arttırmak ister misin?

Hayat görüşü olarak “iz bırakmayı” tercih ettiğimden olsa gerek, üretmeyi çok seviyorum. Bunda elbette “peder bey”den gelen naçizane “yazma” kabiliyetinin de etkisi muhakkak. Sağlık olduğu müddetçe, üretmeye ve iz bırakmaya devam etmek istiyorum. Mühim olanın bir koltuğa kaç karpuz sığdığı değil, karpuzların damaklarda tat bırakıp bırakmadığı olduğunu düşünüyorum.

Geçenlerde Facebook’ta karşıma güzel bir söz çıktı. Kim demiş ki bunu diye merak ettim. Yağız Gönüler ismini gördüm. Sen hep böyle yazar mıydın, yeni fark eden ben miyim veya?


16 yaşımdan beri öyle veya böyle çeşitli internet mecralarında yazıyordum. Sonraları kalem güçlenmiş, kendini; yani özgünlüğünü bulmuş olsa gerek daha etkin olmaya başladı. En çok istediğim şey adımdan daha çok yazdıklarımın zihinlerde kalması. Bunun için de yazdığım “mini” denemelerin, şiirlerin temeline daima “samimiyet” duygusunu oturtuyorum.

Kendini nasıl tanımlıyorsun? Sana alemde blogger, reel alemde falanca filanca gibi bir durum mu var?

Tek bir alemde yaşadığımızı düşünürsek, bu alemde kendimi Allah'ın basit bir kulu olarak görüyorum. Geriye kalanı boş kalıplar. Bu dünyadan göçüp giderken, “nasıl görünüyorsa öyleydi” denmesinden başka bir arzum yok tanım olarak.


Rap müziğe ilgi duyduğunu biliyorum. Peki bu durum nasıl başladı? Sadece dinleyici olarak mı takip ettin bu müziği?  

2000'li yıllardan sonra bir “Cartel boşluğu” yaşandı. O zamanlar Bakırköy'de Ceza'yı dinlerdik, en fazla 50 kişiydik. Sonra Sagopa Kajmer'i de duyduk, önceki mahlası yani “Silahsız Kuvvet” ile. Her ikisinin de ilk resmi internet sayfalarında yönetici olarak çalıştım, koordine ettim. Arkadaşlarımızla bu müziğe sahip çıktık. Bir adet fotoğrafını bulmakta zorlandığımız bu yeteneklerin, bazı dergilerden fotoğraflarını alabilmek için günlerimizi harcadığımız oldu. Sonrasında “işleri” bıraktık, “dinleyici” olarak kaldık. İlgim sadece dinleyicilik boyutunda ama o da elbette eskisi gibi yoğun değil. Ara ara sadece Sagopa Kajmer'i dinliyorum. “Bir Pesimistin Gözyaşları” bu ülke müzik tarihine geçecek kalitededir bence, geçmiştir de.

Sagopa Kajmer desem bir de… Bu ülkede rap’e uzak duranları bile kendine çekebilen özel bir adam değil mi?  

Güzel adamlar özeldir. Sagopa Kajmer mahlasıyla bildiğimiz Yunus Özyavuz da öyle. Yazdığı sözlere bakınca kendisinin hem iyi bir şair hem de iyi bir kültür adamı olduğunu da görebiliyoruz. Derin adamlar özeldir.


Sözlükler hakkındaki düşüncelerin neler? Herhangi birinde yazar mısın? Yahut yazar mıydın?

Ekşi Sözlük'te yazardım, siyasi görüş farklılıklarından ve o zamanın acemiliğinden olsa gerek uzaklaştırıldım. Şimdilik hiçbir sözlükte yazmıyorum ama çok iyi bir okuyucuyum. Bu ülkenin, özellikle de “internet gençliği” için faydalı kullanıldığında devamlı bir yararlılık sağlayacağına inanıyorum tüm sözlüklerin.

Galatasaraylısın… Fenerbahçeli bir kankan var mı? Arkadaş çevrende ezeli rakip taraftarı barındırır mısın?

İlkokuldan bu yana en iyi dostlarım daima Fenerbahçeli olmuştur. İnsanları tuttuğu takımlara, siyasi görüşlerine ve memleketlerine göre ayırmaktan daima uzak durmuşumdur. Mantıklı bulmuyorum. Karşımdaki benden ne kadar farklıysa o kadar farklı bir dostluk olur. Bundaki tek denge karşımdakinin farklılığındaki kültür düzeyidir diye düşünüyorum.

Yazmayı seven biri olduğundan soruyorum; seni en çok etkileyen isimler kimler?

Edebi anlamda sorduğunu düşünüyorum. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Turgut Uyar, İsmet Özel ve İbrahim Tenekeci gibi isimlerden çok etkilenmişimdir. Şiir yazarken de daima feyz alırım. Bir yazarın da bir okuyucunun da, feyz aldığı isimleri yaşatması gerektiğine inanıyorum. Elbette kendi üslubunun ağırlığını koyarak. Bu güzel isimler dışında Cemal Süreya, Ümit Yaşar Oğuzcan, Özdemir Asaf, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Hakan Günday, Murat Menteş, Osman Konuk, Tarık Tufan, Ahmet Murat, Barış Bıçakçı, Emrah Serbes gibi isimleri de çok beğenirim. Beğendiklerimi yazmaya kalkarsam sonu gelmez diye korkuyorum.

Blogların takip edilirliğinde bir düşüş var gerçi ama hala düzenli olarak takip ettiğin bloglar var mı?

Açıkçası düzenli olarak blog takip etmiyorum. Bunda hem iş yoğunluğumun, hem de iş dışındaki “üretim” yoğunluğumun etkisi büyük. Daha çok kitaplarla haşır neşir olmayı tercih ve tavsiye ediyorum. Hiçbir internet mecrası, bir kitabın sayfasındaki kat izinin gölgesini bile dolduramaz benim gözümde.

Tarihle alakalı olanlara fiks sorduğum sorulardan biridir; tarihte en çok ilgini çeken figür hangisi ve neden?

Fatih Sultan Mehmed derim hemen. Bir elinde kendi kültürünün, diğer elinde batı kültürünün kitaplarını tutmuş, birçok dile en azından hakim olmaya çalışmış, şair ve bilgin görünce onlardan sonuna kadar “almaya” gayret göstermiş, hükümdarlığının ve komutanlığının dışında şairliği ve mütevazılığıyla da yüreğini kabul ettirip yüreklerde kıyamete kadar yaşayacak başka bir isim bulamıyorum.




 “Boğaz manzarasına karşı içilen çay ve yanımda da sevgilim olsun, gözüm çok yükseklerde değil” diyebilir misin?

Bu cümlenin altına sanırım imzamı atarım. Beni tanıdığından mütevellit bu kadar klas bir pas attığını düşünüyor, gol sevinci olarak parmağımla seni işaret etmeyi tercih ediyorum.

Çok okuduğun için mi gözlük kullanıyorsun yoksa o gözlüklerle mi doğdun? :)

Galiba gözlüklerimle doğdum. O kadar eski mazimiz, 8 yaşımdan beri kullanıyorum, hiçbir zaman da hayatıma bir engel olarak görmedim. Düşünüyorum da, hayatımda su kadar önemli bir ihtiyaç gözlüğüm. O yoksa, ışık da yok.

İnternet üzerinden tanıdığın kişilerle bir dergi çıkarma fikrin olsa, kimlerle çalışmak isterdin? Kim hangi konuda yazardı mesela?

Kıymetli dostum Immo Guitti ile dergiden vazgeçtim düğün davetiyesi için bile çalışmak isterdim.

Başucu kitabın var mı?

“Başucu, ayakucu kitabı” kavramına çok karşıyım. Kasım ayından beri Mesnevi, yatağımın kıyısında duruyor. Huzurlu bir uyku için, ayakları uzatmadan evvel okunmasını hararetle tavsiye ederim.

Ve başucu öğüdün var mı? Hiç aklından çıkarmadığın…

Murâdi'nin yani III.Murad'ın harikulade bir bestesi vardır: “Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.”... Gaflette olduğumu düşündüğüm an aklımdan çıkarıp kalbime yeniden ve yeniden işlerim bu sözü.

Bir Galatasaraylının malum olaylardan sonra Roma’ya hala sempati duyabilmesi hep garip gelmiştir bana. Galatasaraylılardan tepki gelmiyor mu sana hiç?

Başlarda geliyordu, sonra onlar da muhtemelen tepki göstermenin altında mantıklı bir sebep bulamadılar ve vazgeçtiler. Malum olayları kulüpler bazında değerlendirmemek lazım. Neticede futbolcu bile transfer ettik Roma'dan. İlber Ortaylı, “Hepimiz Roma'lıyız” derken güzel şeylere parmak basıyor. Okumak lazım. İçi boş nefrete, dalkavukluğa karşıyım.

Hakan Şükür’ün milletvekili performansını şu ana dek nasıl buluyorsun?

Gayet iyi buluyorum. Meclisin sakin, kültürlü, “işin içinden gelme” adamlara ihtiyacı var. Hakan Şükür bence çok daha başarılı işlerin altına imzasını atacak, Türk futbol tarihinin dışında siyasi tarihin içine de adını altın harflerle kazıyacaktır.

Yalan söyleyen tarih gerçekten utansın mı?  

Yalan söyleyen tarih, cehennemin dibinde cayır cayır yansın.

Senin için “çay insanı” diyebilir miyiz? (öyleymişsin gibi duruyor uzaktan) Çay ve kahve arasında ayrım yapar mısın?

Sudan sonra çaydır benim için. Bazen suyun da önüne geçiyor. Çay konusunda beni sanırım Cahit Zarifoğlu'nun şu dizeleri tarif ediyor: “Ve oturdu mu bir masaya / hakkını verir çay içmenin”..

Son soru: bu ülkenin geleceğini nasıl görüyorsun? Umutlu musun?

Umutsuz yaşanmaz. Bu ülke binlerce yıldır umutla yaşadı, umutla da yaşayıp yaşatmaya devam edecektir. Sevgi ve dostlukla kıymetli kardeşim.


Wednesday, February 9, 2011

Blog Söyleşileri #5: Borges


Hanidir blog söyleşisi yapmıyorduk. Aklımda söyleşi yapmak istediğim onlarca isim var. Onlardan biri de Orhan Uluca, yani nam-ı diğer Borges idi. Türkçe içerikli futbol bloglar aleminde Bundesliga dendiğinde akla gelen ilk isim malum Borges. Bugüne kadar ağırlıklı olarak futbola dair yazıp çizdikleriyle bilinen bir isimdi. Bu söyleşide futbola pek girmeden Borges'e sorular sorduk, o da sağ olsun bunlara cevaplar verdi.

Söyleşiye geçmeden, Orhan'a vakit ayırdığı için buradan da tekrar teşekkür edeyim.

***

"Neyden vazgeçtiğinizi ancak tamamen ondan uzaklaşınca fark edersiniz."


İnternette Türkçe içerikli futbol bloglarının mantar gibi bitmediği, hatta sadece 3-5 blogun olduğu dönemlerde Borges Blog yayına başladı. Peki o günlerden bugüne Orhan Uluca ve blogu nasıl tanınır hale geldi? Neler yaşandı? Bulunduğun konuma gelesiye kadar hayatına dair bir şeylerden fedakarlık ettin mi mesela?

Blogun tanınması yazılarla ilintilidir. Bugün dahi iyi bir yazı yazdığınız vakit var olan okur kitlesinin yaklaşık on katı kadarı insana ulaşabiliyorsunuz. Genel bir değerlendirme yapacak olursak biz aslında Aceto Balsamico'nun başarısının yukarıya taşıdığı bloglarız. 100-200 kişi var iken onun bizi linklemesi ve onun kişisel başarısı nedeniyle medyanın ilgisini buraya çekmesi tanınma/bilinme konusundaki önemli ayrıntılardır.

Fedakarlık ? 3000'e yakın yazı ki bazılarının sadece fotoğraf sayısı 20'nin üzerindedir. Dolayısıyla bu kadar vaktin olduğu yerde elbette uğruna vazgeçiyoruz bir şeylerden.. Lakin buna tam olarak "fedakarlık" diyebilir miyiz ? Sevdiğimiz bir şey için çabalıyoruz ve bazen bunun bedeli oluyor. Bedel ödüyoruz daha doğru. Sigara içersin ve bir gün bunun zararlarını karşılamak durumundasındır gibi.

Borges rumuzuyla yazmak zor zanaat olsa gerek. Yazdığın bir şey beğenilmediğinde, “yahu bir de utanmadan Borges rumuzuyla yazıyorsun efendi” gibilerinden tepkiler aldığını tahmin ediyorum. Çünkü genelde bu tarz şeylere internette sık rastlanır.Senin de başına geliyor olsa gerek. Doğru mudur?

Hatırlamaya çalışıyorum ama çok yok gibi. Sanırım bir kez beğenmediği fikir sonucunda bir de "Borges" ile yazıyor diye bir serzeniş olmuştu ama çok net hatırlamıyorum. Genelde bu gibi eleştiriler çok olmuyor. Ben karalamalar kısmında futbol dışı konular yazıyorum ama bu nedenle okunmuyorum. Öyle bir iddiam da olmadığından dolayı edebi açıdan değerlendirmeye girmiyoruz. İslam Çupi olsaydı rumuz o zaman belki bu gibi eleştiriler gelirdi.

Yanlış hatırlamıyorsam İlhan Mansız bir keresinde şöyle demişti: “Almanya’da yabancıyız,Türkiye’de Almancıyız.” Sence de böyle bi’ Araf’ta olma durumu mevzubahis mi?

Eh öyle. Burada doğduğun andan itibaren aslında buraya ait değilsin hissi ile yaşar iken ait olduğunu sandığın yere gittiğinde yaşadığın yerden daha fazla yabancı hissettiğin "memleketin" ile karşılaşıyorsun. Ne orada ne de burada.

el burrito'nun notu: Söyleşiyi yaptıktan sonra tekrardan araştırdım bu meseleyi
ve o esnada karşıma bu kitap çıktı. Bundan da hiç haberim yoktu.

Diğer bloglarda pek görmediğim bir özelliğin var. Neredeyse yazılara gelen her bir yoruma ve fikre katılma/katılmama durumunu üşenmeden anlatıyorsun? Bu hep böyle devam edecek mi? Bir gün, “aman bana ne; isteyen istediği şekilde fikrini belirtsin, ben yazıda derdimi anlatmışım zaten” der misin?

Son zamanlarda yapmıyorum ve fakat zamanında da bunu keyifle yapıyordum. Bugünlerde daha çok sessiz bir okunma söz konusu. Sanırım ben de böyle istiyorum.İletişime geçiyorsunuz insanlarla ve aslında yazıya döktüğümüz fikirleri gelen yorumlarla zenginleştiriyoruz. Blog yazmanın bir kazanımı varsa bu fikrin okur yorumlarıyla genişletilmesidir. Gelen yorumlar sizin düşünmediğiniz/calışmadığınız yerlerden olması yazarına çok önemli katkı sağlıyor ve fakat bazen de angarya. Bir post olacak konuyu yorumlarda soruyorlar ve cevap bekliyor insanlar. O kendisi adına haklıdır ve hak ettiği saygıyı bekliyor ama her posta onca soru geldiği vakit can sıkıcı bir hal alıyor.

Üç meseleden ötürü çok eleştirildiğini görüyorum. Tek tek sorularda onları sorayım. Birincisi, polemiklere çok girdiğin söyleniyor. Bu eleştiri için düşüncen nedir? Yahu abarttım sanırım dediğin veya abartıyor muyum yoksa diye kendine sorduğun oldu mu hiç?

Blogdan ziyade sözlük yazarlığı esnasında geçerli olabilecek bir eleştiridir daha çok.. Ekşi Sözlük'te yazar iken çokca kez polemiğe girmişimdir. Abarttığım mutlaka ki olmuştur kimilerine göre ama ben o an için böyle düşünüyor olsaydım sanırım abartmazdım. Üzerime bir yazı yazıldığı vakit cevap veriyorsunuz ama son dönemde önce yazana bakıyorum cevap vermeye değer mi diye.


İkincisi; bloga yazmayı bırakman, akabinde Uçan Hollandalı’nın blogunda karalaman,daha sonra tekrar Borges Blog’dan üretmeye devam etme meselen… Burada da her zaman herkese yapıldığı gibi “tutarsızlık” sorgulaması yapıldı. Borges rumuzuyla yazan kişi değil de Borges Blog’unun okurlardan biri olsan, tüm bu olup biteni nasıl yorumlardın?

Oradan nasıl görünüyor bilmiyorum ama ben o dönem yaşadığım sorunlardan dolayı bıraktım. Daha bıraktığım günün ertesinde Fırat Topal ara ara blogunda yazmamı istedi benden. Aslında fikir çok güzel zira ne her gün yazmak durumundasın ne de yazmaktan uzak duruyorsun gibi. Bir kaç ay sonra oraya yazı gönderdim ve bir süre sonra neden kendi blogumda devam etmiyorum oldu. Başa döndük. Bu geçilen süreçlerin içerisinde ben karar veriyorum aslında ve yukarıdaki fedakarlık kısmına çok uymasa da bir şeylerden bizzat kendi keyif aldığım yazma eylemi için vazgeçiyorum. Bu kendi hayatımın düzenlenmesi konusunda çok da kolay olmadı. Tekrardan başa döndüğünüzde nelerden vazgeçiyoruz burası çok dile getirilmediği için belki anlaşılamıyorumdur. Tutarsızlık kısmı yaşanılanların tam anlamıyla yansıtılmadığından dolayıdır. Neden bırakıyorsun ve neden başka bir blogda yazıp tekrardan neden yazmaya başlıyorsun? Açıklaması benim adıma oldukça basit ve fakat algılanması yeterince açık olamadığımız için o kadar da kolay değil sanırım.

Dışarıdan nasıl görürdüm? Bülent Timurlenk bir ara bırakmıştı, orada da yorumum durur hala sanırım. An gelir, beş saniye sürer bir post atmak. O anın getirisini her daim yaşatmak durumunda değilsiniz ki tutarlılık nedir ki ? Oscar Wilde'nin Dorian Gray'in Portresine atıfta bulunarak bunu uzun uzun da işledim blogun karalamalar kısmında. Bugün bana doğru gelen yarın da doğru gelmek zorunda mıdır geçen sürede edinilen onca tecrübe ve bilgi sonrası? On yaşından bu yana tutarlı olduğunuzu düşünürsek bu neyin göstergesidir ?

Ve üçüncüsü. Ortada bir blog var. Bir şekilde ön plana çıkmış ve bugünlere kadar gelmiş.Haliyle belli bir kemik okuyucu kitlesi oluşmuş. Ancak “reklamlar, para getirisi vs.”konusunda gerek blogda gerekse de başka bloglardaki yazılar üzerinden girdiğin tartışmalar neticesinde o kemik okuyucu kitlesinden hatırı sayılır bir kısmı kaybettin gibi geldi. Bunu tabii rakamlara dökme şansım yok fakat öyle hissettim. Yine kendi gözlemime göre deyip devam edersem, Borges’i çok özel gören bir kitle vardı. Ve o kişiler reklam meselesine dair yaptığın açıklamalarla pek tatmin olmadılar gibi. O tartışmaların yaşandığı dönemde derdini yeterince iyi anlattığını düşünüyor musun?

Bir kitle kaybı yaşadığımı düşünmüyorum ve hatta ilginç olan blogların popüler olduğu dönemde var olan okur sayısının şu an sanırım herkes dörde beşe katladı. Daha sessiz daha az yorumlar oluyor ama daha fazla insana ulaşıyorsunuz. Burada Twitter ve Facebook'un iyi bir yazının reklamını daha kolay yapabilme şansı vermesinin de sanırım payı büyük. Eskiden bu yoktu. Bunun dışında her yazınız, her fikriniz birilerinin hoşuna gitmiyor ve aynı zamanda tersi. O kayıp her yazıda yaşanılıyor. Bunun dışında ben düşündüklerimi yazıya döküyorum ve sonucunda birileri gidiyorsa o zaman demek ki insanlar iyimser bakıp kendi güzelliklerini Borges'e yerleştirmiş ve başka birini sevmişler. Sonrasında yakından bakınca "o kadar da değilmiş" diyerek geri çekilmiş olabilirler. Bunlar beni rahatsız etmiyor. Ne zaman ki düşündüğümü "kitle kaybı" gibi kimi kaygılar nedeniyle yazıyla ifade edemem o zaman sorun vardır demek ki. Daha ileride yazacağım yazıları düşününce çok fazla kitle kaybolacak ve oluşacak ve fakat bakılan kriter ben o an için doğru bulduğumu ifade etmekten çekiniyor muyum? Zira okur sayısı arttıkça bu baskı fazlalaşıyor ve dışarıdan zamanında baktığım gibi kolay değil bununla baş etmek.
Reklam konusu basit. Keşke reklamdan adam gibi para kazansak da hiçbir iş yapmasak, sadece blog yazsak, futbolla yatıp kalksak. Keşke ama bu mümkün değil. Siz belki üniversiteye yeni başladınız ya da belki vaktiniz çok ya da başka başka. Sizi bilemem ama benim için ortada çok net bir doğru mevcut. Blogdan ya da futbol yazarlığından para kazanırsam başka bir iş yapmam ve bloga, futbola acayip vaktim olur. Bu olmazsa blog yazarlığı da olmaz. Bencil miyim? Belki de. Ama insanlar beni sevsin diye derdim yok ve sevilecek bir karakter de değilim. Yanlış tanıtım olmadığı sürece bu ve benzer fikirlerimden dolayı gelecek olan neyse sorun değil. Sıkıntı daha çok yapmadığınız bir eylem, düşünmediğiniz bir fikir nedeniyle olduğu vakit. İftirası var, çarpıtılması vesaire. Yoksa tekrarlıyorum düşündüklerimi burada ve ne gelecekse kabulümdür.

Bir önceki soruya paralel olarak şöyle bir şey sorayım; bu ülkede blog yazarları gereğinden çok ciddiye alınmıyor mu?

Neden alınmasın? Ulusal yayın yapan bir kanalda "futbol blog" adı altında bir televizyon programı yaptıracak kadar kendisinden söz ettirdiği için mi? Ulusal basın ve dergilerde pek çoğunun yazısı yayımlanabildi diye mi? Ciddiye alınmaması için geriye ne kalıyor? Ben,Fırat BirGün'de yazıyoruz. Pek çoğu pek çok dergide ve hatta Uğur gazetenin üzerine radyo programına başladı vesaire.

Bırakın başkasını ben kendi adıma nasıl baktığımı size anlatayım. Yazmadığımda azalır ya da iyi bir yazıda beş katına çıkar filan ama kabaca günlük 2500 insan var her gün gelen. 2500 insana bir içerik sunuyorsunuz. Bizim köyün nüfusu 500 bile değil. 6 tane köyün her gün okuduğu gazete gibi düşünüyorum. Ben sadece bu insanları ciddiye alıyorum ve bir şeyleri paylaşmaktan keyif alıyorum, okunmaktan da. Ciddiye alma eylemi benim için bloga gelen kitleyi önemsemektir.

Dahası blogları okuyan kitle basının internet ile arası çok iyi olmayan o eski yorumcuları dışında kalan büyük bir kısmını da içeriyor. Twitter'dan biliyorum ben kimlerin takip ettiğini. Ülke basınına ve haliyle onun şekillendirdiği topluma dokunma şansı değil ihtimali dahi ciddiye almak için yeterlidir.

Aynı zamanda her gün yazı yazıp 4 yıldır içerisinde bir şekilde var olduğunuz yeri ciddiye almamak insanın kendisini pek ciddiye almaması gibi bir şey olsa gerek. İsterse birilerinin gözünde hiçbir değeri olmasın bu neyi değiştirir ki sen üzerinde onca vakit harcadıktan sonra? Tersi daha komik olurdu gibi.



Futbol blogları alternatif medya mı? Yoksa futbol blogu yazanlar alternatif futbol yorumcuları mı? Veya e) hiçbiri mi?

Şöyle düşünüyorum. Almanya'da yaşıyorum. Buranın ligine inanılmaz bir vakit harcıyorum aslında. Ve tüm bunları yazıya dökerek insanlara ulaştırıyorum. Bunu Bundesliga açısından ele alırsak ülkenin diğer herhangi bir spor basınında bulamazsınız. Diğeri ise öğrenci olup vaktinin bir hayli fazla olmasından dolayı futbolun Avrupa tarafına futbol yazarlarından çok daha fazla vakit ayırabiliyor. Farklılık sunabiliyor. Dahası herhangi bir baskı olmadan fikir özgürlüğünün sonsuz olduğu yerde kimi zaman daha rahat konuşabiliyor. Hepsini topladığınızda bir ihtiyacı karşıladığını görürsünüz. Adına ne derseniz deyin ama işte hepsi budur.

Genelde baskı olmaksızın daha özgür bir ortamın içeriği olarak algılanıp alternatifliği dile getiriliyor ve fakat spor yorumcularını düşünün. Pek çoğu evli, çoluğu çocuğu var ve mutlak suretle yerel ligi takip etme zorunluluğu var. Vakti yetmiyor pek çok lige. Şimdi geride Avrupa futbolu eksik kalıyor. Öğrenci kesimi vaktin de bolluğu nedeniyle sürekli değişen futbolu Avrupa’dan daha doğru bir şekilde de yakalayabiliyor. Ada futbolunu ben blogların dışında basından takip edemem, böyle bir şansım yok. Oturup Noat okurum. Daha iyisi var mı?

Evlilik aşkı öldürüyor diye bir laf var ya, -aynı tonda söylersek- Twitter da blogları öldürüyor desem misal, buna ne dersin?

Twitter blogları yaralamıştır çünkü çokça zaman o tepkiyi oradaki insanlara vererek içsel bir rahatlama yaşarız. Bloga yazarak o rahatlamayı sağlıyorduk ama aynı içeriği yine takipçi sayıları belirli bir sayıyı bulanlar Twitter'dan da rahatlıkla verip ikinci bir tekrara girişme hevesinden mahrum kalıyorlar. Yazının içeriğidir bazen yazdıran ve o içerik bir şekilde Twitter nedeniyle sağlandığı vakit bloga yazmak lüks kaçıyor. Twitter o yazı yazdıran etkiyi blog yazarlarının elinden almıştır bir bakıma. Başka açıdan Twitter nedeniyle ben 3 değil de 5 kişiye de ulaşmış oluyorum. Zararları olduğu kadar faydaları da mevcut.

İlkokul aşklarının kolay kolay unutulmamasının sebebi nedir? İlk olması mı veya en naifi olması mı?

İnsanın hayata ve elbette insanlara bakışının farklı olması nedeniyledir. O dönemlerde insanı başka biliriz, aşkı da. İnanabilmekle ilintilidir. Öyle bir inanırsınız ve gerçek bir beraberlik olmadığından dolayı daha fazla düşünüp tutkunun şiddetini arttırırsınız. Zamanla beraber aslında daha iyi tanıdığınız ve daha güzelini daha iyisini bulsanız da insana bakışınız çocukluğunuzdaki kadar güzel ve masum değildir. Ona duyduğunuz sevgi de.

İnsanlığın en büyük sorunu sence nedir? Fakirlik mi, sevgisizlik mi, nedir?

Fakir olmasaydık dahi o ortamın bir fakirliği olurdu. Sevgi istenilen düzeyde olsaydı dahi yine bir sevgisizlik tanımı olacaktı. Bakış açısı diyorum ben. Türkiye'de olan pek çok sorunun olmadığı bir yerde yaşayıp da oraya göre çok daha mutsuz bir hayatım olduğunu gördükten sonra yaşama bakışım her anlamda değişmiştir. İnsanoğlu her yerde içerisinde bulunduğu ortamı daha iyi olması adına mücadele vermelidir ama unutulan şudur ki "daha iyi" kıstası o zorlukların yaşanması sonucu oluşur. O acılar yaşanmadığı vakit daha iyi diye bir şey de yoktur, gözden kaçan bana göre budur.

Hep derim ya dedem Balıkesir'den Manisa'ya yürürdü gençliğinde. Bugün otobüse biniyoruz ve sıkılıyoruz. Dedemin o yol maceraları ise çok daha keyifliydi belki de.

Almanya’dan baktığında Türkiye nasıl görünüyor?

İnanmayacaksınız ama çok güzel. Az önce "Aşk Tesadüfleri Sever" filmine gittim ve Ankara'yı görünce gözlerimden yaş geliyordu neredeyse. Orada çekilen sıkıntıların aslında bir karşılığı var. Bunu bazen o sıkıntı görünmez kılar ama şunu biliyorum ki insan doğduğundan itibaren içerisinde ona sahip olarak yaşadığı pek çok durumun değerini bilemiyor. Kör olmadığınız vakit görme eylemi sizin için çok bir şey ifade etmeyecektir gibi. Dolayısıyla bir gün benim gibi ülkeyi arkanızda bırakma fikrine gelirseniz şunu unutmayın ki, neyden vazgeçtiğinizi ancak tamamen ondan uzaklaşınca fark edeceksiniz. Giderken bunun maalesef farkında olamıyor insan.

Fatih Akın için ne düşündüğü merak ediyorum. Bugüne kadar onun hakkında yaptığın bir yoruma rastladığımı sanmıyorum. Merak ettim.

Aslında ekşi sözlüğe girip gegen die wand/@borges yaparsan o muhteşem film hakkında yazmış olduğum entry okunabilir ki o da çok doyurucu gelmeyecektir zira daha çok birilerine cevap niteliği taşır. Başyapıtıdır bu film. Gegen die Wand sonrası filmlerinden daha fazla beklenti içerisine girdiğimi söylemeliyim belki. Samimiyeti o Altın Ayı ile gelen ilgi sonucu yara almıştır diye düşünürüm çokça. Gegen Die Wand'ın üzerine çıkmasını bekliyorum ve belki o zaman daha bütünlüğü olan bir eleştirisi olabilir zira Temmuzda (İm Juli) ile Duvara Karşı'nın sonrası arasında bir zirve söz konusudur. Çok daha yükseğe çıkabilecektir, bekliyorum büyük bir umutla.



American History X filmine dair eleştirini okuduğumda ilk etapta düşündüğüm şu olmuştu: filmin alt metnine bu denli takılmana sebep olan şey bu filmin bir Hollywood yapımı olmasından kaynaklanıyor bana kalırsa. Bu Amerikalılar görselliği fazla severler, bazı sahneleri seyirci bütün duyguları tamamıyla yaşasın diye sonuna kadar verirler coşkuyu. Bu bakımdan rahatsız edici noktaya geliyor olay bir yerden sonra. Benzer konulu bir film daha çekilse ve atıyorum bunu Avrupalılar yapsa belki bu denli rahatsızlık duymazdın. Bana öyle geldi de.

Sana öyle gelmiş.

Öncelikle eleştirinin ne olduğu ortaya koyulmalıdır sanırım. Holivud ya da Fransız sineması olmasının bir önemi yok ve benim sorun ettiğim nokta "faşizme ya da ırkçılığa karşı güzel bir film" diyerek sunulmasıdır. O filmin içerisinde insanları ayrımcılığa sürükleyecek ayrıntılı ve sağlam argümanlar sunulur iken (Göçmen yasası sonrası babasının yanına iki herhangi beyaz yerine onlardan daha az iyi olan iki siyahi insanın işe alınması ve babasının bu nedenle kurtarılamayarak ölmesi gibi) faşist karakterin dönüşümünü ise sadece hapishanede yaşadığı bir tecavüze indirgenmesidir. Neden ırkçı oluyorum kısmı düşünsel bazda irdelenmiş iken neden ırkçı olmamalıyım kısmı oldukça kaba ve ırkçı fikrin içeriğine dokunmadan işlenmesidir rahatsız eden. Daha ayrıntılı olarak şuradan okunması gerekir: http://devrimderki.blogspot.com/2009/04/american-history-x.html

Hıncal Uluç bu ülkenin en çok eleştirilen isimlerinden biridir öyle değil mi? Her konuda yorum yapması, onu eleştirenleri en çok rahatsız eden şeylerin başında geliyor. Öte yandan gerek bloglarda gerekse de sosyal medyada hemen hemen herkes her konuda yorum yapıyor.Futbol blog yazan kişilerin çoğunda da “ben daha iyi bilirim” edasıyla üstten bakma/yazma duygusu var örneğin. Böyle bakınca, çoğumuz birer Hıncal Uluç Jr. olmuyor muyuz sanki?

Olmuyoruz.

Ben daha çok Bundesliga üzerine yorum yapıyorum misal kayakla atlama üzerinden fikir beyan etmiyorum ki etsem dahi kim beni ciddiye alır? Etkisi ne olur toplum üzerinde? Noat Samisa daha çok hakim olduğu konular üzerinde. Keza Bülent Timurlenk İtalya-İspanya futbolu.. Bundesliga’ya bile çok nadir. Bırakın futbol dışı diğer spor olaylarını. Dahası Hıncal Uluç'un sorun yaratan tarafı her alanda konuşması değil basının içerisinde farklı olanı dile getirmek için marjinal düşünceye olan bağımlılığını uç fikirlerle dile getirmesi. Arda Messi'den iyi değildir. Özgün fikir adına bu denli saçmalaması olağan da değildir.

Pek futbol bahsi açmak niyetinde değildim ama bunu sormazsam olmaz. Bir Fenerbahçeli için Alex de Souza çok ayrı bir isimdir. Belki de Fenerbahçe formasıyla bu kadar özel bir oyuncuyu bir daha izleyemeyeceğiz. İşte böylesine özel bir oyuncuyu en iyi anlatan yazıyı bir Fenerbahçeli değil de, Galatasaraylı Borges’in yazdığına inanıyorum (bkz. www.eksisozluk.com/show.asp?id=16949456) Borges’e Alex’i böyle anlattıran neydi peki? (kolay kolay bir yazıyı kıskandığım olmadı bugüne dek ama sanırım ilk kez bir yazı için bu yazıyı ben yazmalıydım dedim)

Yazı hakkındaki düşüncelerin için öncelikle teşekkürler. Neden yazdım?
Haksızlık. Vicdansızlık.

Bu denli yarar sağlamış bir oyuncunun bu kadar çok eleştirilmesi olağan değil Bir takıma nasıl olursa olsun bu kadar katkı sağlayabilmiş oyuncunun onca insanın çuvalladığı yerde onlardan daha fazla eleştirilmesi doğru değil. Dahası Avrupa Liglerinde şunu bunu yapamaz diyerek haksız bir şekilde değerini düşürme çabası mümkün. Her ülkenin ihtiyacı olan futbolcu tipinin birbirlerinden farklı olması olağan değil midir? Biz her zaman söylediğim gibi Avrupa ile aynı koşullara mı sahibiz ki aynı eksikliklerden şikayet edelim? Alex bizim ya da Fenerbahçe'nin içerisinde çok önemli bir ihtiyacı karşılamış ve aslında ona göre bir sistem geliştirebilen teknik adamın elinin altında Avrupa’ya da meydan okuyabilmiş. Neden bu görülmez ki? Misal Hakan Şükür belki pek çok sıradan Avrupa takımında ilk on bire değil ikinci takıma bile giremezdi diyelim, neyi değiştirir? Sana UEFA kupası kazandırması, milli takımda onca gol atmasına engel mi teşkil ediyor?

Bundesliga’da bir takıma Alex'in yarısı kadar katkı yapmış adam öyle saygı görüyor ki teknik adam bile dokunamıyor. Oysa orada sevginin şiddetinden fazla nefret söz konusu. Hoş değil..

Noat Samisa ile blogda yaptığın röportajda burçlar üzerinden yapılan genellemelerden yola çıkarak bir soru sormuştun diye hatırlıyorum. Burçlara olan bağlılığın ne boyutta? Sadece İkizler burcu olduğunu ve bunu her söylediğinde, karşı cinsten tedirgin edici tepkiler almak dışında burçlar hakkında bilgisi olmayan biri olarak soruyorum.

İkizler deyince uzak durun derim ben;)) Fala inanma falsız da kalma gibi bir şey benimkisi. Yay Burcu hakkında yapılan ve özellikle sözlükte Divina'nın yorumlarından sonra farklılaştı, kabaca olsa da bir fikir verdiğine inanıyorum;)



John Stockton hayranı olduğunu biliyorum. (ben de öyleyimdir). O dönemlerde Chicago Bulls, Michael Jordan’ın da büyük katkısıyla başarıdan başarıya koşarken, Utah Jazz genelde onlara karşı kaybeden taraftı. Kaybedeni sevme, ona yakınlık kurma daha çok bizim memlekete özgü bir duygu sanki. Elbette istisnalar vardır ama genelde çoğu kişi hayatında birilerine kaybedene veya bir şekilde ezilene yakınlık duyar. Benim Utah Jazz’a olan meyilim sanırım biraz da bundandı (ve Stockton tabii), sendeki Utah Jazz sempatisi de Stockton konusu dışında, bu sebepten olabilir mi?

Benim John Stockton sevdam Utah finale çıkmadan çok çok önce başlar. Lise yıllarında lisanslı basketbolcuydum babamın futbola soğuk bakışı nedeniyle. Oyun kurucu olduğumdan dolayı kendime örnek olarak o dönem NBA Action'da tanıtımını gördüğüm John Stockton'ı aldım. Misal Orhun Ene de o dönemin kahramanıdır. Çok uzun zaman onu takip ettim ve yıllar sonra onun takımı finale kalınca da onu desteklerken gördüm kendimi aynı zamanda bir Michael Jordan hayranı olarak. Finale kalmasaydı dahi benim takımım Utah Jazz idi. Kaybedenlerle filan ilgisi yok yani. Bu bende hep böyle olmuştur. Anders Limpar için Arsenal'liydik. Andreas Möller nedeniyle bir Dortmund bir Frankfurt gibi.

En son bölümde bugüne kadar blog söyleşilerinde hiç yapmadığım bir şeyi yapalım. Birröportaj klişesidir bu gerçi. Bazı isimler yazacağım, sen de onlar hakkında düşündüklerini bir iki kelimeyle yazarsan sevinirim.

Zoran Simoviç: Galatasaraylı olma nedenimdi.

Mehmet Demirkol: Eleştirileri ciddiye almasından dolayı sürekli kendisini geliştiren ve başarılı bir futbol yorumcusu. Ülkenin ona futbol konusunda ihtiyacı olduğunu düşünürüm hep.

Nihat Genç: Leman'da yazar iken eskiden çok severdim ve fakat yer yer faşizme kayan tarafı bir yana kendisini bu kadar çok övmesi irrite etmiştir. Uzun zamandır takip etmediğim gibi bu gün geldiği nokta itibari ile sevdiğim bir yorumcu/yazar olmadığını rahatlıkla dile getirebilirim. Merak edenler sözlükte hakkında yazdığım entryleri okuyabilirler.

Sırrı Süreyya Önder: Her bakımdan severim. Yazılarını ve hatta o güzel "Beynelminel" filmini de. Keşke arkadaşım olsa dediğim bir adamdır.

Mesut Özil: Çocukluğundan bu yana takip ettiğimden dolayı ayrı futbolundan dolayı da ayrı severim. Yeşil zeminlerin üzerinde gezinen bir sanatçıdır benim için. Çok özel bir yetenek ve sadece onun için neredeyse oynadığı her Real Madrid maçını doksan dakika izlemişimdir.

Orhan Pamuk: Yazar. Buradaki Almanlarla konuşabildiğim nadir Türk nesnelerinden. Kara Kitap'ı biraz daha fazla olmak üzere her eserini büyük bir keyifle okudum. Rıdvanlaşırsak bir Oğuz Atay değil ama çok güzel ve yetenekli bir yazar.

Hakan Şükür: Bir futbol kulübüne taraftar olmanın bedelidir. Çok sevdim, çok nefret ettim ve fakat yeteneğine göre baktığınızda ülkenin en başarılı futbolcusu diyebilirim.

İsmail YK: Alaman Türkleri.

Varol Döken: Futbol Bloglarının fenomeni.

Fırat Topal: Başarılı bir futbol yorumcusu. Futbol emekçisi. Bir sonraki röportajımı gerçekleştireceğim yazar;)

Vakit ayırdığın ve soruları cevapladığın için teşekkürler.

Büyük bir keyifle cevapladım soruları. Çok çok teşekkürler.

Sunday, May 30, 2010

Blog Söyleşileri #4: Şadan Erturgay


Geçtiğimiz günlerde Grup CK'nın sitesinde Fenerbahçe tribünlerinin sevilen ve önemli simalarından Şadan Ağabeyle bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Söyleşiyi blogda da paylaşalım, daha çok kişi okusun istedim. Buyrun...

***

Yaşam biter Fenerbahçelilik asla bitmez!


Sizi tanımayanlar için kim olduğunuzu, Fenerbahçe ve tribün sevginizin nereden geldiğini anlatmanızı isteyelim önce.

1958 Feriköy doğumluyum. 1967 senesinde ilk kez rahmetli eniştemle tribün sevgisi başlamış oldu.1974 yılında tribün oluşumu içerisinde bulundum. 1978-1980 yıllarında Büyük Alper'in Aksaray’daki evinde 32 kişi ile Fenerbahçe tribün ateşini yaktık. O zamanlar sokağı çıkma yasağı olduğundan dolayı sabah 5'te İnönü stadında mücadelemiz başladı ve yıllarca sürdü. 1985'li yıllarda Efsane Bakırköy grubunu kurdum. Bu grubun içinden tribün lideri olan kardeşlerim çıktı.Hepsiyle gurur duyuyorum.

İlk gittiğiniz Fenerbahçe maçı hangisiydi?

1967 yılında yanlış hatırlamıyorsam. Fenerbahçe-Vefa maçıydı.



Bir zamanlar “halkın takımı” olarak zikredilen Fenerbahçe için bugün aynı şeyleri söylemek mümkün mü?

Bence mümkün. çünkü Fenerbahçe'nin halkın sevgisini kazanmasının sebeplerinden biri de ülkemizi işgal eden emperyalist güçlere karşı oynadığı maçlardaki galibiyetleri ve cepheye kulübümüz tarafından yapılan yardımlar halk tarafından sevilmesine vesile olmuştur.Bizler de Ata’mızdan aldığımız bu emaneti haklın takımı olaraktan devam ettiriyoruz.

Tribünlerle ilgili bir soru sorayım. Geçmiş dönemdeki anlayış ile şimdiki arasındaki fark nedir? Yıllarını tribüne vermiş ağabeylerin bugün tribüne ve tribün kültürüne sahip çıkmaları gerekirken, birçok ismin aksine tribünden uzaklaşmasının sebebi nedir?

Geçmiş dönemdeki anlayış ile şimdiki arasındaki fark sevgi bağının eksik olması. Siz de belki hatırlarsınız. O zamanlar sizler çok genç yaştaydınız. İnönü’de kimseyi dışarıda bırakmazdım. Tribünlerde şapkaları çıkartıp para toplatırdım ki dışarıdaki kardeşlerim içeri girsin diye. Ve herkes seve seve verirdi. Şimdi ise anlayış çok değişti. Tribünden uzaklaşılmasının sebebini iste ekonomik şartlara bağlıyorum.



Birkaç yıldır Fenerbahçe tribünlerinde ilginç olaylar yaşanıyor. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence bu olayların yaşanmasındaki en büyük sebep taraftar gruplarının fazla olması ve birbirleri ile tam olarak diyalog kuramamaları.

Aziz Yıldırım nasıl bir başkan?

Daha ayrıntı için Facebook sayfamda notlar bölümünde Aziz Yıldırım'a ve taraftara hitaben yazmış olduğum çağrı notumu okursanız düşüncelerimi anlamış olursunuz.

Efsane Maraton denince aklınıza neler geliyor?

Efsane Maraton denilince bizim zamanımız ve bizden sonraki bir dönem geliyor. nşallah yine eskisi gibi olur.

Fenerbahçe ve diğer tribünlerinden unutamadığınız simalar kimdir?

Galatasaray tribününden Mehmet Abi ( Bizim amigo Yaşar abinin kardeşi.). Beşiktaş tribününden Şeref. Bizim tribünden ise hiçbir abimi ve kardeşimi unutamıyorum.Unutmak mümkün değil.

Sizi tribünle alakalı en çok üzen olay nedir?

Taraftarlarımızın birçok gruba ayrılarak parçalanması. Bence grupların birleşerek eskisi gibi tek ses olması lazım.


Tribün kültürü adına bugün olumlu bulduğunuz, geçmişe kıyasla daha iyi dediğiniz şeyler var mı?

Tribün kültürü olaraktan eskisi gibi olunmasını isterim. Yalnız teknoloji imkanların daha fazla olması ve bu imkanlardan olumlu yönde yararlanılması tribün kültürü açısından olumlu buluyorum.

Günümüzde birbirine düşman tribünler olduğu gibi, araları çok iyi olan tribünler de var. önceki yıllarda durum nasıldı?

Bizim zamanımızda Fener'in Fener’den başka dostu yoktu. Biz hepsini aynı kefeye koyardık.

En sevdiğiniz tezahürat hangisi? Fenerbahçe tribünlerinin tezahüratlarını genel olarak nasıl buluyorsunuz?

Döndük sahaya doğruyu.. Milyonlarca ... Tezahüratlarından hepsi birbirinden güzel :)



Fenerbahçe-Galatasaray maçı futbol derbisidir. Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ise tribün derbisidir derler. Bu yoruma katılıyor musunuz?

Ben buna katılmıyorum. Bizim için tribün derbisi yoktur. Fenerbahçe tribünü tektir.

Geçmişte yaşanan olaylı Eskişehir deplasmanı dendiğinizde aklınıza ne geliyor?

Olmaması gereken olaylar yaşandı. Biz Bozuyök'e geldiğimizde emniyeti uyardık. önümüze bir ekip arabası verdiler öyle stada gittik. Daha sonra olaylar başladı.İnşallah öyle olaylar bir daha yaşanmaz.

Biraz da futbol soralım. Endüstriyel futbol diye bir kavram çıktı. Bu konudaki düşünceniz nedir? Genel itibariyle, eski günleri özleyen nostalji sevdalılarına “geçti o günler” diyenler haklı mı?

Endüstriyel futbolla beraber taraftar profili de değişti. Seyirci oldular. Takım yenmiş yenilmiş umursamaz oldular. Oysaki geçmiş yıllarda bizim tribünlerimiz öyle miydi? Eskiyi bizler de sizler de çok arıyoruz..

Fenerbahçe tarihinin en kötü transferi sizce hangisi?

Bence kötülerden çok yanlış transferler yapıldı. Maldonado gibi.


Unutamadığınız Fenerbahçe kadrosu hangisi? Sebebi nedir?

1974-1975 sezonunun şampiyonluk kadrosu. çünkü o sezon Fenerbahçe'nin yaptığı maçların gazeteden çıkan resimleri deftere yorumlarıyla beraber yapıştırarak bir arşiv oluşturdum. 5 defter olarak hala bende duruyor.Belki kulüp müzesine hediye edeceğim. O yüzden sezonu unutamıyorum.

2000’li yılların başlamasıyla Türk futbolu geçmiş yıllara kıyasla gerek kulüp gerekse de Milli Takım bazında oldukça başarılı işlere imza attı. Sizce bu gelişimdeki en büyük sebep nedir?

O dönem kulüpler iyi bir jenerasyon yakaladılar. Bu jenerasyon da milli takıma yansıdı.

Sorularımıza vakit ayırıp cevaplandırdığın için çok teşekkür ederim. Sizin gibi yıllarını tribüne vermiş ağabeyleri tanımak, böyle blog söyleşileri yapmak benim gibiler için büyük keyif…Tekrardan teşekkürler. .

Grup CK'da kardeşlerim... ben de size çok teşekkür ederim. Fenerbahçe tribünlerine 36 senesini vermiş bir tribün lideri olaraktan tribüne sizin gibi değerli kardeşlerimi kazandıran bir abi olaraktan ben teşekkür ederim. İnşallah grubunuz daha güzel şeylere imza atar. Benim bir sözümle söyleyişi bitirelim.

"Yaşam biter FENERBAHÇELİLİK asla bitmez.."

Sevgiler
Şadan Abiniz...

Friday, January 29, 2010

Blog Söyleşileri #3: Varol Döken


100 kişiye sorduk, Türkçe içerikli bloglar aleminde yazılara yaptığı yorumlarla aklınızda kalan birisi var mı diye. Cevapların büyük kısmında zikredilen isim Varol Döken oldu. E şimdi böyle bir gerçek varken biz boş durur muyuz? Durmayız tabii. Varol Döken'in ayağına kadar gittik (mecaz anlamda), sorular sorduk, güzelce cevaplar aldık. Sorulması gereken daha çok soru vardır elbette, atlamışsızdır bunları, aklımıza gelmemiştir falan ama ne yapalım, o kadar kusurumuz olsun değil mi?

Blogu açtığım ilk günden beri belli başlı bir dilbilgisi kaygım vardı, ama Varol Döken bunu alt üst etti. İlk defa blogdaki bir yazının üzerinde bazı düzeltmeler yapmadan yayımlayacağım, çok heyecanlıyım...

Lafı daha fazla uzatmadan sizi eğlenceli varol Döken söyleşiyle başbala bırakıyorum. Ve bir kez daha buradan da Varol Döken'e teşekkür ederek tabii.


***

"Dünyada bir tane Varol Döken var"


Memlekette blog yazarak popüler olmaktan ziyade, bloglara yorum yaparak ünlenen benim bildiğim bir kişi var; o da Varol Döken. Nedir bu mesele? Nasıl gelişti olaylar? İlk aklıma gelen Aceto Balsamico blogunda Ramon adlı bir İspanyolla yaşadığın tartışmalarla seni tanımıştık sanki? Doğru mu hatırlıyorum, Ramon’un hasmı diye biliyorduk hatta.

bak böyle yazıyorsunuz sonra aceto ile ben oturuyorum sofraya... bütün heybetiyle dikiyor gözlerini sen ünlü mü oldun lan diyor... valla ünlü değilim ben abi, saygılar... ya bilmiyorum nasıl gelişti... aceto balsamico ile başladım... e vakit yarattık yaza yaza büyüttük adana karpuzunu... oradan oraya... ramon ile de oldu öyle bir tartışma... vardır etkisi sanırım bilinirliğin artmasında, bayağı bir kapışmıştık, duyan gelmiş, ayırsanıza oğlum bakacağınıza... gerek de yoktu hiç... ama ramon burayı okuyorsan gelcem oğlum roma’ya!

Reklam sektöründe çalışan birine sorulması gereken en klişe soruyu sormak istiyorum; reklamın iyisi kötüsü olur mu? İyi bir reklam için kriterler nedir sence?

kavunun iyisi kötüsü olduğu gibi reklamın da iyisi kötüsü olur... bile bile kötü reklam yapıyorsan iyi reklam olur ama o, amaç önemli... sektörün ne, kitlen kim... elindeki ürünü kime satmak istiyorsun? ilk hesapta sadece konuşulmak tanınmak mı istiyorsun? yoksa satayım malımı, vurayım voliyi, çekileyim köşeme, alayım bir bağ evi, oh mis gibi derdinde misin? kısacası iyi reklam amaca hizmet eden reklamdır... o yüzden iyi reklam iyi reklamcıdan önce iyi müşteri vardır... bu herkesin atıp tuttuğu yaratıcılık o kadar mühim bir mesele değil... her ürünün içinde vardır zaten büyülü bir yan... göreceksin onu... evirip çevireceksin... bulacaksın onu... o geldi mi fikriyle gelir zaten... hayat bir fikirdir... yaşamak iyi fikir... bak güzel slogan oldu... olmadı deme, üzme beni... iyi reklamın kriteri, araştırmaktır sonra... ürünü iyi tanımaktır... markayı tanıyacaksın, kime neden sattığını bileceksin... şimdi gaza gelip topkapı-tuzla otobüsünde halkı tanımaya çıkma ama... üzer seni belediye otobüsleri... iyi reklam belli eder kendini 100 metreden şıp diye anlarım ben onu... 2 örnekle açıklamak varken bu kadar laf ettiğime göre iyi reklamcı değilim ben... kötü reklam: cengiz küçükayvazlı byron reklamı... laptopu yemeğe çıkartan reklamcı arkadaş da okuyorsa burayı o yemekte ne içtiler sormak isterim... iyi reklam: kiracinindrami.com... çok iyi reklam: durex babalar günü ilanı...


Bilmiyorum bu dediğime yorum yapar mısın ama söylemeden edemeyeceğim. Ülker ve Eti’nin reklamlarının genel olarak çok kötü olduğunu düşünüyorum. Senin fikrin nedir? Umarım bu işlerin altında imzan yoktur.

bak üstte çalımı bastım, gole gidiyorum şimdi... genel olarak diye bakamam ben... özeline inerim, parça pinçiğe inerim... moleküllerine kadar inerim o markanın... eti’nin misal, köyde çektiği bir reklam var... erdal özyağcılar... bakkal sahibi... eti’yi falan deniyor hani... sen belki beğendin belki beğenmedin o filmi... ama o reklam iyi reklam... sebebi şu... doğu’daki bakkallara sokmuyorlar eti’yi... ülker imparatorluk kurmuş oralarda... eti de diyor ki ben de varım... güzel de diyor... ülker’in de var mis gibi reklamları... dan kekleri, magma ları kim unutabilir... kötüsü de var tabi, bunlar büyük markalar bir sürü ajansa dağılmışlar, her bir ürünü bir marka olarak görmek lazım... ben yapmadım ülker eti, varsa ülker eti yetkilisi okuyan, göz kırparım onlara burdan, işve ederim...

Her fırsatta çalıştığın yerde diplomanın hiç sorulmadığını söylüyorsun. Nasıl bir yerde çalışıyorsunuz kuzum, laf olsun diye de olsa diploma sorulmaz mı hiç?

meslek zaten laf olsun diye yapılıyor... girdiğim hiçbir ajansta sormadılar nerden mezunum diye... ben araya sıkıştırdım, fakültenin kantininde hep reklam konuşurduk biz falan, kimse oralı olmazdı... adam neticede yazabiliyor muyum yazamıyor muyum ona bakıyor... diplomada iyi yazıyor yazmıyor neticede... amma yazıyor yazıyorum lan... yoksa yazamıyor muyum? bak kendi içimde çelişkilere savurdun beni...


Tavukçuzade duruyor mu hala? Hanidir geçmedim oralardan da, sormak istedim (bayağı özel bir soru oldu ama).

çok yakında kapanış partisiyle aranızda... açıldığına inanıyorsun da kapanacağına neden inanmıyorsun!

Bir rivayete göre aslında Varol Döken diye biri yok. Bizlerin Varol Döken diye bildiği isim aslında, Flying Dutchman blogunun yazarı Fırat Topal’ın alt benliğiymiş. Öyle diyorlar… Milletin yalancısıyım, bana kızma şimdi hemen. Bu iddialara nasıl yanıt vermek istersin? Gerçekten var olduğunu ortalığı kırıp dökmeden nasıl ispat ederdin?

çok açık söyleyeyim sokayım varol döken’e... varol döken diye alt benlik mi olur lan? beni kendimden soğuttuğunuz yemin ediyorum! kendi varlığımdan şüpheye düşürdünüz... bu iddialara 0-1-2 diyorum... daha iddialı olan varsa pera balık’tayım ben mütemadiyen, bir büyüğü devirir masayı devirmem... kadehi de içtikten sonra yere atan nankördür... sözüm sana bülent ersoy...

Her Boku Bilen Adam der ki; “Varol Döken'in yorum bırakmadığı bir blog, gelişimini tamamlamış bir blog sayılamaz.” Her Boku Bilen Adam diyorsa bunu bir bildiği vardır diye kestirmeden yorumlasan şu cümleyi, ne dersin?

kendisinin nezaketi, kendisinin güzelliğidir o... ne kadar bildiğini de en çok kendisi bilir insanın... ben bilemem... 3 yaşımdan beri bir gelişme gösterememiş adam blogu nasıl geliştirsin derim naçizane...

Piyasadaki belli başlı blogların tanıtım metnini yazmanı isteseler, mesela Aceto Balsamico, Flying Dutchman, Lambuja vs. nasıl tanıtırdın bunları? (Bonus olarak Ariel Ortega blogu da listeye ekleyebiliriz tabii)

blogidmanyurdu maçlarına “futbolu bir de bloglardan izleyin” pankartıyla çıkıyorduk... bu tatta bir şeyler yazardım sanırım... ama ne güzel yazardım... millet işi gücü tv yi gazeteyi bırakıp bloglara koşardı... koştururdum yurdum insanını... kahvelerde len güdünün memo, acedo bugün ne yazmış okudun muu, ronaldo az ceza aldı yazmış, valla ben ronaldocuyum ama adam yazıyor vallah diye konuştururdum... flying dutchman’ı edirne’den öteye taşırdım ama benim ingilizcem kötü... ingilizcem iyiydi de çevrem kötüydü...


Günlük ortalama kaç blog okuyorsun, takip ediyorsun? Bildiğim kadarıyla gayet seçicisin bu konuda ama çekinmeden cevap versen, isim de verirsen tabii daha da mutlu oluruz.

ben bir tek günde ortalama kaç kadeh içtiğimi bilirim... gittim baktım ama senin için... bilfiil takip ettiğim 13-14 blog var... başta dediğim gibi aceto ile başladım, önce futbol blogları... flying dutchman, pennearabiata, lambuja, borges, sen... bunlar yetti bana futbol burama kadar geldi... hayat feci halde futbola falan benzemez, dar alanda kısa paslaşmalar da bok gibi filmdir... neyse hayatı kim neye benzetiyor diye merak ettik vdgrl’i bulduk... siminya sonra... bunlar da ama futbol bloglarına bırakılan yorumlardan... öyle öyle derken... niye öyle öyle diyorum lan... insan hiç öyle öyle der mi... hep dizi numaraları bunlar... su içmek istiyorum galiba diye bir diyalog duyarsan bırak o diziyi izleme artık... vdgrl, siminya, tubikcenk, lasantaroja, doriscan, samihazinses, malumafatrus, hich-space, herbokubilenadam da eklendi en son... gayet seçici değilim ama... gayet olmak istemiyorum... sadece okuduğum blogu tam anlamıyla tanımaya çalışıyorum... eski yazıları falan da okuyorsun yeni keşfedince... eh vaktimiz var dedik de 24 saat okuyoruz demedik... yetişebileceğim bir sayıda tutmaya çalışıyorum... seçici demeyelim, sevici diyelim... yok lan bunu hiç demeyelim... yani bilmiyorum ki ne dediğimi... seviyorum lan sizi bloglar... sıradaki soru...

Fırat Topal’ın blogundaki yorumlarına dikkat ediyorum da parça parça yorum bırakıyorsun. Sanki “dur lan şunu da söyleyecektim” diye heyecanla ne yazacağını hatırlayan adam imajı var gibi. Neden tek parça halinde uzun yorumlar yazmıyorsun? Uzun yazıları okuruz diyen birinin uzum yorumlara karşı olmayacağını düşünerekten soruyorum bunu.

heyecanlanıyorum ben o bloga girince elim ayağım birbirine karışıyor... koymuş adam ödülü köşeye nasıl heyecanlanmayasın... sanki ödüllü bir bloga geldiğini unutma ey yolcu der gibi... şimdi bunu dutchman a yazsam 3 parça halinde yollardım... parça kontör gönderiyor bana her yorum için... maksat yorulsun güçten düşsün, takattan kesilsin, dili damağına yapışsın... yani ne diyim... bazen kısa bazen uzun, konuşur gibi yazdığım içindir muhtemelen... o an karşımda olsa bak derim dutchman derim bir es veririm, seni gözüm hiç tutmuyor derim bir es daha veririm, ayağını denk al derim, bu blog aleminde ikimizden biri fazlayız... lan senin blogun yok ki gerizekalı der, şaşırırım ben... uzun uzun şaşırırım...

Her zaman aklıma gelen ama her seferinde sormayı unuttuğum o soruyu hatırlamışken sorayım. 1999 tarihli “Hayallerim Suya Düştü” adlı kısa filmi çeken Varol Döken sen miydin?

dünyada bir tane varol döken var... film yakında torrentlere düşer... torrent ne ben de sana soruyorum... böyle herkes biliyormuş gibi konuşuyor deliriyorum... oğlum valla bilmiyorum ben rep nedir troll nedir torrent nedir... bakır kalay bilirim ben, güğüm kazan bilirim...


Neden Fenerbahçe diyelim, herkesin ya bir hikayesi vardır, ya da farkında olmadan başlamıştır sevdası. Senin bir hikayen var mı?

Cevap: fenerbahçe dedemin mirası bana... öyle lafta miras değil ama... manchester city maçının plağını bırakmış benim için... hep bir erkek torun istiyormuş... göremedi beni... lan bak gözlerim doldu iyi mi... babaannem sonra... 6 yaşıma kadar o büyüttü beni bizimkiler çalışıyorkene... kalbinden dolayı maçları izleyemez bana sorar... artistik patinaj şampiyonası izler, 1500 parçalık puzzle’lar yapar... atkı örer bana sarı lacivert... öyle de güzel bir babaanne... babaannemin ellerinden öperim... eh baba da var tabi... mithatpaşa’da duhuliyenin gediklisi... o da bambaşka sever feneri... en büyük fenerbahçe!

Fenerbahçe bayan voleybol takımını izleyerek kendinden geçmek mi, yoksa Daum’un Fenerbahçesinin deplasman maçlarını izleyerek kanser olmak mı? Hangisini yapmalı?

voleyboldaki kızlarımız deplasmandaki maçlara çıksın... çözüm insanıyım ben...

Peki ya İpek Soroğlu?

bir gün olur da bu satırları okursan ipek, yani buraya kadar dayanabildiysen neden ipek sorusunun cevabı olmuşsundur... ama yok dayanamam ben öyle yazmışsın manda t.ş.ş.ğ.ı gibi uzun uzun dersen, mutluluklar dilerim sana, kötü konuşmam arkandan, zaten takımda yedekti demem...

Şimdi bir cümle yazacağım noktalı kısmı sen tamamla. Zico’lu Fenerbahçe’yi unutamıyorum, çünkü….

çünkü ben hayatımda birbirine bu kadar yakışan bir ikili daha görmedim... rakı ile balık gibi, kavun ile peynir gibi sarı ile lacivert gibiydi zico ile fenerbahçe... bak yine gözlerim doldu...

Aziz Yıldırım hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Nasıl bir başkan sence?

10un hikayesini izlediğimde gerçekten etkilendim... neden etkilendim... adam 10 yıl önce verdiği sözlerin hepsini bir bir yerine getirmiş... bakın bu çok büyük bir özelliktir bu ülkede... verdiğin sözün arkasında durmak... arkası uçurumdur büyük yerlerde dolananların... düşmesi kolaydır... aziz yıldırım kendi sözlerinin kuyusuna düşmedi... ne düşünürsen düşün, ne dersen de bu hakkı vermeli önce her insan... bahsettiğim öyle ucuz ucuz sadece stat yaptı geyiği değil... fenerbahçe tarihine geçecektir aziz yıldırım... tarih kişileri değil olayları yargılar çünkü... ama ben kişisel olarak zico’dan beri dargınım başkanıma, küskünüm başkanıma... ortega’yı getirince nasıl sevdiysem onu bir çocuk gibi, şimdi de küsüm ona bir çocuk gibi... ha bunun yanında binlerce hikaye daha vardır ama benim aklım bu kadarına basıyor bana ne lan aziz yıldırım nato ilişkisinden!


Senin, benim ve futbolu gerçekten seven herkesin gönlündeki efsane bidon Güiza ve onun gibi Fenerbahçe tarihinin unutulmak istenen teknik adamları listesine kafadan giriş yapmasına şaşırılmaması gereken Aragones ve bir de Josico vardı doğru. Nedir bu İspanyollardan çektiğimiz sence?

ispanya dan buraya gelen adamı sorgularım ben... alırım karşıma... derdin ne oğlum senin derim... boğaz rakı balık şiş kebap kızlar güzel de nereye kadar lan derim... adamı hasta etme çık git derim... yürü git derim... ama hala geliyorsa o adam demek ki paraya geliyor derim... sırf parayla da olmaz abi bu işler derim... ispanyolları da sevmem fazla... ama ramon buraya kadar okuduysan bitsin gayri bu küskünlük... yeniden kapışmak için önce barışmamız lazım...

Seinfeld hayranlığını biliyoruz. Çevremdeki Seinfeld hayranlarında gördüğüm bir şey var, o da Seinfeld felsefesi adını verdikleri şeyin hayatın her alanında uygulanabilecek türden bir şey olduğuna inanmaları. Sende de var mı bu durum?

ben dizi bitti mi tv’yi kapatır uyurum... ha bana dersen ki seinfeld’ten komik dizi var, uyanırım uykumdan aniden... felsefe yapmam direkt dalarım sen ne anlarsın lan diye... hayatımın her alanında böyle kaba davranmam ama... şarap kadehini kavradığım gibi kavrarım kadınımı belinden...

Sosyal medya ile aran nasıl? Facebook hesabın var, onu biliyorum. Twitter, friendfeed vb. siteleri kullanıyor musun? Twitter dediğin ne boş beleş şeydir arkadaş, dedikten sonra twitter hesabı alan usta blogger bir abimiz için yorumun varsa bir de, onu da alalım buradan.

twitter yapmam diye büyük yemin ettim ya, adım başı bir cümle geliyor aklıma hepsi 146 karakter... gerçek hayatımda öyle konuşmaya başladım??? lan cıvıldamak.com diye site mi olur, adamı deli etmeyin... söyleyecek bir sözünüz varsa yüzüme söyleyin! kullanmam ben twitter, istemem ben friendfeed... ama arkadaşlıklarda sevgi şart bunu bilirim bunu söylerim... öyle üstüne varmam sosyal medyanın gerekli gereksiz üzmem onu... sosyal medyayı amaçlarım doğrultusunda mis gibi kullanırım, gül gibi geçinir gideriz... amaçlar derken ne sapıkça gözüküyor ordan de mi... ulan ne gibi bir amacım olabilir, boş vakitleri değerlendirmece işte... usta blogger abine diyeceğimi 24 nisan’da şen ve parlak bir cumartesi sabahında Ambertfottürüde yüzüne karşı söyleyeceğim, eğer izin verirse herkes de öğrenecek... böyle de büyük reklamcıyım, kitleleri 24 nisan’a kilitlerim...

Roberto Carlos’a o kadar dedim, git dedim, Varol Döken’den helallik iste dedim ama dinletemedim… Bunu da belirtmek isterim. Karakteri bir yana, bunca yıllık topçuluğu için bir yorumun var mıdır?

karakteri bir yana bırakamam... deme bana karakteri bir yana bırak... ha abi torbaları bir kenara bırak da iki kadeh atalım dersen bırakırım torbaları... ellerimdeki yükten kurtulurum... kadeh tutmaya yarar çünkü bu eller en çok... ama bana dersen karakteri bir yana bırak... deme bana karakteri bir yana bırak... karaktersiz adam roberto carlos... bak şimdi ben bu sinirimi ne yana bırakayım... bunca yıllık topçuluğuna yorumu topu bilen yapsın, ben insanı bilirim ve derim ki roberto carlos yalancının önde gidenidir...

Son olarak “Varol Güven kimdi abi ya?” dedikten sonra, vakit ayırıp soruları cevapladığın için teşekkür etmek isterim.

dur dur gitme... bir soru da ben sorayım kendime müsaadenle...

Soru: oğlum senin başka işin gücün yok mu lan?

Cevap: sana da ne yapsak yaranamıyoruz be abi... hiç sevemedin kendini gitti bir türlü...

Asıl ben bizzat kendim teşekkür ederiz sorana okuyana sokarım böyle uzun röportaja diyip en başından kapatana uçan kuşa martılara benden selam söyle Anadolu’ya...

Thursday, January 14, 2010

Blog Söyleşileri #2: Fener Tutkunları'ndan Oktay Ağabey


Ziyadesiyle gecikmiş bir söyleşi oldu. Sebebi de benim bir türlü soruları hazırlayıp Oktay Ağabey'e gönderemem tabii ki. Neyse ki, geç de olsa sorularımızı gönderdik, o da sağolsun çok kısa bir sürede cevaplayıp bize döndü. Hanidir aklımda olan ve gerçekleştirmeyi çok istediğim bir söyleşiydi. Seviniyorum bu yüzden. Oktay Ağabey'e nazımızın geçmesi de ayrı bir mutluluk vesilesi tabii. Sağolsun. Kırmadı bizi. Daha fazla uzatmayayım girizgahı da, sizi söyleşiyle başbaşa bırakayım. Son olarak söyleşide yer alan fotoların Oktay Ağabey'in arşivinden olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde.

***

Sırtımızdan çubuklu formayı hiç çıkarmazdık.

İlk soru klişe olsun. Sizi tanımayanlar için kim olduğunuzu, Fenerbahçe ve tribün sevginizin nereden geldiğini anlatmanızı istesek.

Öncelikle tüm arkadaşlara sevgiler, saygılar. Benimle böyle bir sohbet düşüncesi isteğiniz olduğu için de sizlere teşekkür ederim. Bendeniz 40 yaşımdayım.10 yaşımdan itibaren Fenerbahçe tribünlerindeyim. Basketbol maçlarını saymazsak bugüne kadar yaklaşık 750-800 maça gitmişliğim vardır, bunların yaklaşık 80 tanesi deplasman. 10-20 yaş arası da lisanslı olarak amatör kümede futbol oynadım. Bendeki futbol sevgisi (Allah Rahmet Eylesin) abimden gelir. Semtimizdeki büyük futbol sahası da bu sevginin artmasına sebep olmuştur. Fenerbahçe sevgisi de mahalledeki arkadaşlarımdan gelir. Beraber futbol oynadığım arkadaşlarımın tamamı Fenerbahçe'liydi ve yaz günleri sırtımızdan çubuklu formayı hiç çıkarmazdık. 10 numara (Cemil Turan) forması o yıllarda çok gözdeydi. Futbolu ve Fenerbahçe'yi çok sevdiğim için, yaşım küçük de olsa maçlara gitmeyi çok istiyordum. 10 yaşımda bu kısmet oldu ve gittiğim ilk maçta tribünler beni çok etkiledi. O maça bir büyüğüm beni götürmüştü, diğer maçlara kendim gitmeye başladım. Evimiz İnönü Stadı'na yaklaşık 7-8 km mesafedeydi.

İlk gittiğiniz Fenerbahçe maçı hangisiydi?

Fenerbahçe : 1 Zonguldakspor : 0 (11.11.1979).

Yine bir üsttekine paralel bir soru olsun. Bir zamanlar “halkın takımı” olarak zikredilen Fenerbahçe için bugün aynı şeyleri söylemek mümkün müdür?

Artık maçlarımıza maaalesef maddi imkanları bir nebze olsun iyi olanlar gelebiliyor. Bugün ülkemizde hayat şartları da zor. Kombine ve bilet fiyatları da halkın büyük çoğunluğu için uygun değil.

İnönü Stadı, Yeni Açık (1973-74)

Yıllarını tribünde geçirmiş biri olarak geçmiş dönemdeki anlayış ile şimdiki arasındaki fark ne? Yine yıllarını tribüne vermiş ağabeylerin, bugün tribüne ve tribün kültürüne sahip çıkmaları gerekirken, birçok ismin uzaklaşmasının sebebi nedir?

Şu anda maçlara gelen taraftarların bir bölümü, eğlence amaçlı maça geliyor. Eskiden böyle bir şey yoktu. Zaten sabahın çok erken saatlerinde ve o stad koşullarında o cefa çekilirken eğlenceden bahsedilemez. Çoğu maçta aşırı kalabalıktan içeri girilebileceğinin bile garantisi yoktu. Eski tribüncülerin bir bölümü şu anda yok. Fakat ben bunu doğal karşılıyorum. Yaş ilerledikçe çoğu şey değişiyor. Hayat şartlarının değişmesi, o arkadaşların şimdiki tribünlerden memnun olmamaları, ailevi sebepler, en büyük faktörler. Eskiden maç atmosferi bir çok arkadaşıma büyük heyecan verirken şimdi aynı duyguyu maalesef içinde hissedemeyenler var.

Birkaç yıldır Fenerbahçe tribünlerinde ilginç olaylar yaşanıyor. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tabii ki Fenerbahçe taraftarının tasvip etmediği olaylar yaşandı. Artık bu olaylara kapandı gözüyle bakıyoruz. Bu sene güzel bir adım atıldı. Önümüzdeki yıllarda İnşallah daha iyi olacak. Kulübümüzle taraftarımız arasında sıkı bir bağ kurulmalı ve karşılıklı sorunlar 2-3 ayda bir masaya yatırılmalı diye düşünüyorum.

Aziz Yıldırım tesisleşme anlamında olumlu işlere imza atsa da tribün politikaları konusunda çok eleştirilen bir başkan. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Fenerbahçe yönetimi her zaman taraftarının yanında olmalıdır. Fakat bu demek değildir ki, yanlış yapan taraftarları da alsın bağrına bassın. Taraftar Fenerbahçe'nin gerçek sahibidir ve hep öyle kalacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi taraftar ve yönetim arasında ciddi anlamda bir iletişim sağlanmalı ve karşılıklı sorunlar 2-3 ayda bir masaya yatırılmalıdır.


Stad sabahlamaları desek… Bu eski geleneği bir de sizden tekrar dinlesek.

Ben İstanbul'daki maçlarda sabahlayanların içinde yoktum. Fakat sabah 6 gibi stadda veya çevresinde taraftarlarımızla beraber olurdum. Zaten o gece evde heyecandan sabaha kadar kesinlikle uyuyamazdım. İsterseniz sizlere 1980 senesinde yaşadığım bir olayı anlatayım: Fenerbahçe-Beşiktaş oynuyor. Sabahın erken saatleri. Yaşım 11. Kabataş'ta ilerliyorum. Özel bir maç, maça ilgi yok. Yollarda kimseye rastlamadım. Bizimkiler deniz tarafında yol üstünde toplanmışlar, ben karşı tarafta stada doğru ilerliyorum. Bana seslendiler, "gel buraya" dediler. Gitmedim. Derken içlerinden biri koşarak yanıma geldi ve "sen neyine güvenerek stada gidiyorsun?" dedi. Ben "kimse yok mu orada bizden? " dedim. Çocuk bana "yok, hepimiz bu kadarız" dedi. Sonra beraber deniz tarafına geçtik. Orada konuşulanlar hep çeşitli grupların semtlerin uzak olması sebebiyle toplanmaya geç gelmeleriydi. Beşiktaş bunun avantajını yaşıyordu. Biz toplanana kadar onlar kapalı kuyruğundaki yerlerini alıyor ve hep biz saldırmak zorunda kalıyorduk. Konuşulanlar bunlardı... Bir zaman sonra biraz kalabalıklaşıp saat kulesine doğru ilerledik. Beşiktaşlılar eski açığın merdivenlerinin oraya kadar gelmişlerdi ve bize "gel gel gel" diye gülerek bağırıyorlardı. Kapalıya girmek için saldırmaktan başka çaremiz yoktu. O günü kapalıya girişimiz böyle oldu... Sabahlama gereksinimi bu ve bu tür maçlarda doğmuş olduğu kanaatindeyim... Deplasmanlarda da kah parklarda, kah stadın etrafında, kah sabahçı kahvelerinde, kah otobüs terminallerinde sabahlardık. Bir deplasman anım şöyle: Bursa'dan Tofaş basket maçından çıktık. 22-23 kişi bir otobüs tuttuk ve İzmir'e Karşıyaka futbol maçına yola koyulduk.(1987-88 sezonu) Saat gece 3 gibi İzmir'e vardık. Otobüs terminalinde sabahı beklerken Karşıyakalı taraftarlar geldi. Sayıları bizim kadardı. Camdan bize bakarlarken tribün liderlerimizden birinin bir hareketiyle oradan ayrılmak zorunda kaldılar.
Daha sonra biz stada doğru hareket ettik. Karşıyaka taraftarları kapalının orada ateş yakmış ısınıyorlardı. Bizi fark etmemişlerdi. Usulca yanlarına kadar gittik. Bir anda karşılarına çıkınca çok şaşırdılar tabii ki. Biz her türlü çok sağlamdık. Biraz sohbetten sonra bizi terminale çay içmeğe davet ettiler ve hep beraber terminale geri döndük. Şayet o gün stadda sohbet sırasında Karşıyaka taraftarından bir kişi bize olmadık bir şey söyleseydi orada katliam olabilirdi. Hepsi konuksever davrandı. İşte İzmir'de de böyle bir sabahlama olayı yaşamıştım.

Efsane Maraton denince aklınıza neler geliyor?

Eski maraton tribünümüz tezahürat açısından koşulları uygun bir tribündü. Çatısı ses yankısı bakımından şimdikinden çok daha iyiydi ve de tribüne daha yakındı. Üstelik durduğumuz yer sahaya da yakın olduğundan taraftar kendini atmosfer olayına daha çok kaptırıyordu. Kombine olayı da olmadığından daha çok tezahürat yapmak isteyenler buraya gelirdi ve de herkes bunu bilirdi. Küçük stadlarda tezahürat her zaman daha kolaydır, etrafınıza sesinizi daha kolay duyurursunuz. Şimdiki maraton üst A-B blok ve okul tarafındaki arkadaşları, eski maraton tribününde bir hayal edelim. Bence çok daha iyisini yaparlar.

Fenerbahçe ve diğer tribünlerinden unutamadığınız simalar kimdir?

Şadan Abi, Pepe Metin, Sarı Hamdi, Burak, Arif, Dişlek, İskender, Bülent, Küçük Alper, Büyük Alper, Dede İsmail, Kürt Metin, Caymaz, Bostancılı Muzo, Cevat, Okan... Amigolarımız; Çetin, Numan, Yaşar, Kemik, Arap Ramazan, Adnan, Tevfik ve Tipitip :) Burada yazmayı unuttuğum arkadaşlarım ve abilerim kusura bakmasın. Diğer tribünlerden de var birkaç kişi fakat yazmak istemem.

Sizi tribünle alakalı en çok üzen olay nedir?

Bir tartışma sırasında, bir Fenerbahçe'liye, bir grup Fenerbahçe'linin saldırması. Böyle bir olay Fenerbahçe'liliğe yakışmaz. Üstelik, tüm Fenerbahçe'liler kardeştir.


Tribün kültürü adına bugün olumlu bulduğunuz, geçmişe kıyasla daha iyi dediğiniz şeyler var mı?

Zamanında kuyruklarda çok ezildik. İçeri girememe endişesi yaşadık. Hatta tribünde bile izdiham vardı. Bir kişilik yerde 3 kişi duruyorduk. Kombine kart büyük rahatlık getirdi. Kombinesi olanlar bir sezon boyunca iç sahada bilet sorunuyla uğraşmıyorlar. İçeri girememe, içeride iyi yer bulamama gibi sorunları yok, yerleri hazır. İçiyle dışıyla pırıl pırıl bir stada sahibiz. Tüm tribünler kapalı. Isıtma sistemi mevcut. Zamanında çok ıslandık, soğuktan çok titredik, dışarıda çamurların içinde çok dolaştık. Bunlar tebessümle andığımız anılarımız oldu artık. Keyfime düşkün birisi asla değilim, bunu da belirteyim... Artık taraftarlarımızın tamamına yakını Fenerbahçe ürünü ile maça geliyor. Ve yapılan koreografiler, eskiden hiç yoktu... Son bir kaç senedir de yapılan bestelerle de herhalde rekor kırmışızdır.

Günümüzde birbirine düşman tribünler olduğu gibi, araları çok iyi olan tribünler de var. Eskiden bu işler nasıldı?

Eskiden de böyleydi. En büyük dostluk ise Beşiktaş ve Galatasaray arasında yaşandı. 1980 senesi ve civarında yaklaşık 3-4 sene tribünde devamlı beraberdiler. Dışarıda da beraber dolaşırlardı. Donanma kupaları maçlarında zaten tribünlerin yarısında onlar karışık oturur, diğer yarısını da biz alırdık. Beşiktaş'ın maçlarında Galatasaaray'lıları, Galatasaray'ın maçlarında da Beşiktaş'lıları görüyorduk. Ben o yıllarda bizimle ilgisi olmayan bazı maçlara da gitmiştim. Fenerbahçe tribünlerine bugüne kadar girip de destek vereni görmedim. 3 büyük takımın Kocaeli, Sakarya, Bursa ve Eskişehir maçlarında genelde olay çıkardı. Kocaeli-Sakarya düşman iki şehir gibiydi. Sanırım halen daha aynı. Bolu'da rahat ederdik. Zonguldak'ta zannedersem iki maçımızda önemli olaylar çıktı, sahaya inmek zorunda kaldık. Fakat yine de Zonguldak, Bolu'dan sonra diğer şehirlere göre bizim için daha kolay geçerdi. Eskişehir'de karlı ve kanlı bir G.Saray maçı hatırlıyorum mesela.

En sevdiğiniz tezahürat hangisi? Fenerbahçe tribünlerinin tezahüratlarını genel olarak nasıl buluyorsunuz?

Fenerbahçe sen çok yaşa. canım feda olsun sana.Ve tüm tribünlerin Fener...Fener...Fener diye bağırması. Biz deplasmana gittiğimizde genelde şehire girişimizi ve stada yaklaşımızı bu iki tezahüratla yapardık. Tezahürata çok sağlam girerdik, ortalığı inletirdik. Kavgalara girerken de bu iki tezahürat çok yapılırdı... Son senelerde çok sayıda beste yapılmasını olumlu buluyorum. Elbette bu bestelerden taraftarlarımızın onay vereceği besteler baki kalacaktır. Ben her zaman bestelerin sözlerinin hece hece vurgulu bir biçimde söylenilmesinden yanayım. Maalesef çoğu besteyi gereğinden hızlı söylüyoruz. Bu da o tezahüratın çabuk bitmesine, iyi ses çıkmamasına, taraftarlarımızın da çabuk yorulmasına sebep oluyor. Takımı ateşleyecek tezahüratlara daha çok yer vermeliyiz. Maç garanti skora ulaştığında diğer tezahüratlara geçmeliyiz. 90 dakika sağlam tezahürat yapmak kolay değil, hatta imkansıza yakın. Maraton üst tribünü karşılıklı tezahüratlarla az da olsa kendini dinlendirebiliyor. Belki bu tür karşılıklı tezahüratları arttırarak tezahüratların daha etkili biçimde çıkmasını sağlayabiliriz. Bir de alkışlı tezahüratlar her zaman taraftarı dinlendirici olmuştur. Alkış hem iyi bir tempodur hem de taraftarı dinlendirir...

Spor Sergi günlerini özlüyor musunuz? Bize biraz da o günleri anlatmanızı istesek.

Orası Fenerbahçe taraftarlarının evi gibiydi. O günleri yaşayan tüm taraftarlarımız eminim özlüyorlardır. Maçlar genelde akşama doğru oynanmasına rağmen sabahın erken saatlerinde bile uzunca kuyruklar oluşurdu. İçeride ise bambaşka bir hayat vardı. Orada tüm taraftarlarımız saatlerce aynı çatı altında bir aile ortamı içinde maçı beklerdi. Sabah 9'dan itibaren 2.lig maçları, bayan maçları vs. olurdu. Kah maç seyrederek, kah beste yaparak, kah şarkılar söyleyerek, kah karşılıklı tribünler birbirimize şaka yolu ile sataşarak vaktimizi geçirirdik. Tribünler ise tam bir renk cümbüşüydü. Hem alt kata, hem de üst kata asılan pankartlar, bayraklar, balonlar Spor Sergi'yi bayram yerine çeviriyordu. Bizim aşırı ilgimizden dolayı Galatasaray ve Beşiktaş taraftarları tribünde zamanla kan kaybettiler. Kendilerine üst katlarda bile zor yer buldular, bazen giremedikleri de oldu. Günde bazen 2 maç oluyordu. Bizden bile dışarıda kalanlar oluyordu. O kadar ilgi vardı. Spor Sergi'de yer bulabilmek, bazı dönemlerde hiç de kolay değildi.

Fenerbahçe Stadı, 1982


Fenerbahçe-Galatasaray maçı futbol derbisidir. Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ise tribün derbisidir derler. Sizce de öyle mi?

Bu görüşe katılmakla beraber, hem futbol hem de tribün olarak, iki derbi arasında o kadar da fark olmadığını belirtmek isterim.

Geçmişte yaşanan olaylı Eskişehir deplasmanı dendiğinizde aklınıza ne geliyor?

Meydan muharebesi, taş yağmuru ve yaralılar. O maçtan sonra taraftarlarımız Eskişehir'de kalıp ifade vermişlerdi. Her iki tarafın da geri çekilmemesi ve güvenliğin de sabah saatlerinde olmayışı bu olaylara sebebiyet verdi diye düşünüyorum. Aslında belki de bu maçtan 5 ay önce yine Eskişehir'de oynanan maçta da olayların olması bunu körüklemiş olabilir. Ben o maçta da oradaki güvenliği yetersiz görmüştüm. Bizim içeri gireceğimiz kapının önünde büyük bir sunta parçasının üzerinde hakaret dolu yazılar vardı. Bunu normal karşılıyorlardı ki biz böyle bir yerden stada giriş yaptık. Maç bitiminde ise dışarı önce çıkan Eskişehir'li taraftarlar bizim tribüne taş yağdırdı. Demek ki dışarıda da gerekli önlem alınmamıştı. Yol üzerinde yine taşlamalar oldu ve İstanbul'a öyle döndük. Bahsettiğiniz o çok olaylı maç işte bu benim bahsettiğim maçtan sadece 5 ay sonra oynandı. Sonuç ortada.

Biraz da futbol soralım. Teknolojinin gelişmesiyle insanların futbola bakış açısı değişti malum. Bu durum “Endüstriyel futbol” diye bir kavramın çıkmasına yol açtı. Bu konudaki düşünceniz nedir? Genel itibariyle eski günleri özleyen nostalji sevdalılarına “geçti o günler” diyenler haklı mı?

Kısaca cevaplayayım. Evet haklılar...

Milli takımımı ve Türk kulüplerin son yıllarda Avrupa’da aldığı başarılı sonuçlara baktığınızda ve tabii geçmişle kıyasladığınızda ne düşünüyorsunuz? Sizin nesil mi çok şansızdı, yoksa şu ankiler mi çok şanslı?

Eskiden o sahalarda ve o tesislerde futbolun gelişmesi imkansızdı. A takımlar bile toprak sahalarda idman yapıyorlardı. Şimdi minik takımlar bile çim sahalarda veya suni sahalarda idman yapıyorlar. Ne ekersen onu biçersin. Futbola gerekli yatırım yıllar önce yapıldı ve bugünlere gelindi. Halen daha da yapılmaya devam ediliyor. İstanbul'da sadece çim saha olarak İnönü Stadı vardı. Şu anda 2.lig takımlarının bile ya çim ya da suni sahaları mevcut. Eskiden hem bu şartlar kötüydü, hem de futboldan bu kadar para kazanılmıyordu. Ben şu anda futbolcu olsam sabah akşam o tesislerden faydalanmaya bakar, eksiklerimi gidermeye çalışırdım.


Henrik Nielsen mi, Daniel Güiza mı? Ve bu soruya ek olarak Fenerbahçe tarihinin en kötü transferi sizce hangisi?

Kesinlikle Guiza. Nielsen Guiza'nın daha ağır ve hantal olanı. Guiza çabuk, süratli ve de boş alanlara çok fazla koşular yapıp defansı rahatsız ediyor. Diğer soruya şöyle cevap vereyim: bize fayda sağlamayan, boş transfer diye düşünürsek, aklımın bir köşesine yazmışım ; " Demir Hotiç".

Unutamadığınız Fenerbahçe kadrosu hangisi? Sebebi nedir?

1982-83 kadrosu: takım oyununu ve takım savunmasını çok iyi yaparak, ileride Selçuk'la şampiyonluğa ulaştı. Bir sezonda 5 kupa kaldırdı bu takım. İdeal onbir: Yaşar; Erdoğan-Onur-Alpaslan-Cem ; Bulgar Mehmet-Özcan-Müjdat- Osman-Arif ; Selçuk...1988-89 kadrosu: skor ne olursa olsun 5 dakikaya bile 3 gol sığdırabilecek kaliteye sahipti. 103 gol rekorları halen kırılamayacak gibi duruyor. İdeal onbir: Schumacher ; İsmail-Nezihi-Müjdat-K.Şenol ; Hakan- Turhan- Oğuz ; Rıdvan- Hasan- Aykut...

Aşağıda blogun takipçilerinin sorduğu bazı sorulara geçmeden son olarak özel bir soru sormak isterim. Nasıl oluyor da bu kadar olayı aklınızda tutabiliyorsunuz? (maşallah diyelim tabii) Anılarınızı, hatırladıklarınızı bir yerlere not alıyor musunuz? Tribün anılarınızı bir yerlerde yazma, hatta kitaplaştırma fikri var mıdır?

Elimde bir arşivim var. Ara sıra karıştırıp tekrar etmiş oluyorum. Takıldığım konularda Fenerbahçe Tarihi Ansiklopedisi'nden faydalanıyorum. Fakat yaşadığımız olaylar aklımda. Onları herhangi bir yere not etmedim. Maçlarda ve özellikle deplasman yollarında devamlı anılarımızı arkadaşlarımızla paylaştığımız için bu unutmamamı sağlıyor. Unuttuğum çok şey elbette var. Hafızamı normal olarak görüyorum. Tribün anılarını kitaplaştırma fikrim yok.

(gfb_burak_41) 1992-93 sezonu öncesine kadar Beşiktaş ve Galatasaray’ın tribünde pek çok kez birlikte olduğuna dair rivayetler var. Bunlar ne derece doğru? Aslı astarı var mı?

Tamamen gerçek. Hem tribünde hem dışarıda yıllarca sürmüş birliktelik inkar edilemez. Fakat bu birliktelik 80'li yılların başlarında çok daha belirgin düzeydeydi. Sonraki dönemlerde tribünde bayraklarıyla falan yanyana görmesek de dışarıda beraber olduklarını duyuyor ve görüyorduk. Bu durumun bitiş tarihi ile ilgili bir bilgiye sahip değilim.


(gözde) Unutamadığınız Fenerbahçeli futbolcular, teknik adamlar ve yöneticiler var mı? Varsa bunlar kimlerdir ve nedenleri tabii.

Cemil; biz O'nun formasıyla büyüdük. Çok büyük futbolcuydu...Selçuk; dönem itibariyle Fenerbahçe taraftarının en sevdiği futbolcuların başında diyebilirim. Dar zamanlarda Selçuk imdada yetişir, golünü atar ve 2 puanı cebimize koyardık...Rıdvan; 30 senede seyrettiğim en yetenekli yerli futbolcu. sakatlığı ve sonrasındaki yanlışlıklar O'nu bitirdi maalesef...Veselinoviç; 1984-85 ve 1988-89 yıllarında bize unutamadığımız iki şampiyonluk kazandırdı. Futbolcunun dilinden iyi anlardı...Ali Şen; Fenerbahçe için çok şey yaptı. Fenerbahçe Stadı'nı açtı. Dereağzı'nda çim idman sahasını yaptırdı. Basketbol takımına büyük hamle yaptı, zirveye oynattı. Futbol takımı 1982-83 sezonunda 5 kupalı sezon yaşadı. 1995-96 yılında yine futbolda şampiyonluk yaşattı. Kimseye pabuç bırakmazdı. Fenerbahçe taraftarının basın sözcüsü gibiydi. Aklımızdan geçenleri O'nun ağzından duyabilmek bizleri çok mutlu ediyordu. O, taraftarların Ali Baba'sıydı.

(Raziel) Havuz sistemine girmediğimiz için kayıtlarda bile olmayan 97-98 sezonundan aklında kalan en önemli şeyler nelerdir? (Mesela Okocha efsanesine dair doğru düzgün video kayıt yok)

1997-98 sezonunda tv maçları vermediğinden çok bilet sıkıntısı çekmiştik. Çok karaborsa olmuştu. Çok taraftarımız da maçlara girememişti. Birkaç deplasman maçını da sayarsak tribünden Okocha'yı epeyce seyretme şansım oldu. Çok çalışkan, sorumluluk alan, arkadaşlarına yardımcı, ayaklarına çok hakim, teknik kapasitesi yüksek bir oyuncuydu. Takım oyun kurarken çoğu kez bizim defansımızdan gelip top aldığını bilirim. Hatta Okocha top almaya gelirken rakip futbolcu da O'nun sırtında gelirdi. Yine de kurtulmasını bilirdi. Çok da gol atardı. Oyunun her alanında görüyorduk kendisini. Bizden ayrılışı güzel bir şekilde olmadı fakat kulübümüz de iyi para kazandı. O sezon forvette Saffet ve Boliç kötü performans göstermeseler çok rahat şampiyon olabilirdik. Ligin bitimine 4 maç kala Antalyaspor ile deplasmanda 1-1 berabere kalarak liderliği kaybetmiştik. O sezon Galatasaray lehine yapılan hakem hataları da şampiyonluğumuzu önemli şekilde engellemişti.

(HoAmca) Pepe Metin’in vitrine girmesi ilgili sorum var. hakikati var mıdır olay nasıl vuku bulmuştur, deplasman otobüslerinin efsanesi gerçek mi acaba?

Bu olay hakkında bir bilgim yok.

(haan) 90 ların sonunda maraton tribününde Kadıköyün Çocukları diye bir grup vardı düz sarı mont giyerlerdi..(Çağkan, Erman vardı aralarında tribün yıkılınca kaybolup gittiler..) Bu grubun akıbetini biliyor musunuz?

O arkadaşlardan haberim yok maalesef. Yıkılmadan önce biz maratonun alt tarafındaydık. Maraton tribünü ağırlıklı olarak Migros tribününe gitti. Bizim arkadaşlarımız da okul tarafına gitmeyi uygun gördüler. Sonuçta bir dağınıklık oldu.

Sorularımıza vakit ayırıp cevaplandırdığın için çok teşekkür ederim. Sizin gibi yıllarını tribüne vermiş ağabeyleri tanımak, dinlemek, bilgi edinmek benim gibiler için büyük keyif…Tekrardan teşekkürler.

Rica ederim. tüm arkadaşlara sevgi ve saygılarımla...
Oktay.