Showing posts with label Misafir Yazar. Show all posts
Showing posts with label Misafir Yazar. Show all posts

Tuesday, July 19, 2011

''Anlat Bakalım, Neden Buradasın?''


Onlar ki Dunyanin Son Umudu, Soylari Tukenmeyen Birer Sahindirler…

Halden anlayan, babacan tavirlariyla samimiyeti gozlerinden okunan hakim sordu :
- Anlat bakalim. Neden buradasin?

Saskinlik icinde, sorunun muhattabinin kendisi olup olmadigindan emin olmadigi her halinden belli kisi, isaret parmagiyla kendini gosterip, “Ben mi?” dedi. Onayladi basiyla hakim. Ekledi, “Neden burdasin?” “Siz daha iyi bilirsiniz “ demeye yeltendi. Sonra mahmekeye saygisizlik addedilir diyerek yuttu. Zaten bu sicakta cekmisti lacileri, kravati…

Iyi hal ya…Kafasinda kisaca bir muhakeme yapti. Bugun burada olmasinin sebebi cok eski yillara dayanmaktaydi. Mahkemenin cok vaktini almaktan cekindi. Ama en iyi politika durustluktur diyip basladi sozlerine.

- Cok eskilere dayanir aslinda hakim bey bugun burada olmamin sebebi. Bilmem ki zamanimiz yeter mi?

Hakim, eliyle devam etmesini isaret eden bir jest yapti. Ve basladi seruvenini anlatmaya…

“ Dogdugum mahalle-semt itibariyle Allaha sukur Fenerbahceliyiz. Sonradan olma degil haaa. Yanlis olmasin. Dogustan anlayacaginiz. Semtimizde dogunca ve Fenerbahceli aileye sahip olunca biz de her akli selim sahibi gibi dogru yolu tutmusuz. Ama sanssizligimiz yurtdisina uzun sureli cikisimizla olmus. Biz hep posterlerle buyuduk o yuzden hakim bey.

Ses dergisinin posterlerini animsar misiniz ? Yok Fatma Girik’in posterlerinden bahsetmiyorum. Sampiyon olan takimin posterlerinden bahsediyorum. Posterlerin altinda hani oturanlar, ayaktakiler yazardi. Oradan daldik biz bu islere.

Uzun favorili, sortlu adamlarin isimlerini o zaman kazimaya basladik zihnimize. Posterlerde poz verenler once toprak sahalarda, sonra zumrut yesili cimenlerde duruyorlardi. Poz verenler degisiyor, formanin reklami degisiyor ama o kutsal forma hep ayniydi. Sanirim kalbimize ilk sevda tohumlari o posterlerle atildi. Arada poz verenleri staddan gormek sansim da olmadi degil.

Mahseri kalabaliklarin onunde bir o yana bir bu yana top pesinde kosadursun onlar, ben bir gozle onlara bir gozle de bol soganli kofte-ekmegime bakiyordum. Turist Omer misali geldigim ulkeme ve stadimiza asinaydim. Ama dedim ya, biraz turist omer kivamindaydi bu ziyaretler…

Yasadigim ulkede futbol populer bir spor dali degildi. Buz hockey basta olmak uzere, celik-comak bozmasi baseball ile ilgilenmek durumundaydim. Ulkeye kesin donusumuzde futbola kanadali kalmadiysam sebebi babamdir. O ogretti topa sag ve sol ayakla vurmayi. Arada okuldan izin alip geldigimiz mayis tatillerinde kofte-ekmege daha az ilgi gosterip oyuna konsantre olmayi ogrendim. Kimse ogretmedi hakim bey.

Ne zaman cokulecegini, ne zaman senden uzun adamin sagindan yahut solundan pozsiyonu kacirmadan herseyi gorebilecegin refleksleri ben o gunlerde farkinda olmadan ogreniyormusum meger. Bir nevi okul gibiydi. Bir saniye uyusan golu goremezdin. Devamli uyanik olmak mecburiyetindeydin. Eh, Istanbul cocugu biraz uyanik olur derler ovunmek gibi olmasin. Daha maca gidipte golu goremeden gelmisligim yoktur, sukur.

O donemlerde peder beyle maclara giderdik. Acik konusayim, biraz sıkıcı olurdu. Insanoglu iste, nankordur. Bir sene evvel saat farkinin 7 oldugu ulkede kiminle olursa olsun da maca gideyim diye dua ederken, boyle findik ciktigi kabugu begenmez misali bir nankorluk de sanirim sadece bana mahsus degil.

Zamanla kendimiz gelip gitmeye de basladik. Stadda bagirdik, kufrettik, kavga ettik, catistik, sevindik, agladik, hem de bazen hickira hickira. Sonra zafer sarhosu olduk ayiptir soylemesi hakim bey. En guzel dostluklari kurduk. Guzel zamanlardi.

- Iyi de evladim cok gerilere gittin. Ne isin var o kadar eskilerde ? Konuya gel.

Ama hakim bey, bunlari anlatmadan bugun icinde oldugum durumu izaha kabil degilim. Musadenizle devam edeyim.

Efendim, ne diyorduk ? Heh, guzel zamanlardi dedim ya. Aslinda bakinca ortalama 2-3 sezonda bir basari kazanirdik. Buna da sukur, zira 14-15 sene bekleyeni vardi o sevinci. Sonra bir donem geldi ki sormayin. Bizimle dalga gecmek modaydi. Gecmeyenin kahvede selami alinmaz hale gelmisti. Icleniyorduk tabii bu duruma. Ama elden bir sey gelmiyordu zira sahaya mudahale etme sansimiz yoktu.

O donem kotu bir donemdi bizim adimiza. Her seferinde yeni yonetim geliyor, buyuk vaadlerde bulunuyor bizleri inandiriyordu. Her seferinde “bu sefer olacak” diye inaniyorduk. Olmuyordu. Daha ilk maclarda sapir sapir dokuluyor ve lige havlu atiyorduk. O yillarda hep ezeli iki rakibimizin adi bas sayfalardaydi. Aliskin degildik bizler buna.

Sonra nihayet arzuladigimiz basariyi yakaladik. Pek arkasi gelmedi ama olsun. En uzun bekleyisimiz sona ermisti. Fezadaydik mutluluktan. Ama akabi yine husran.

Artik arada sampiyon olmaya baslamistik hic degilse. Ama en ezeli rakibimiz ulkede ve avrupada basari kazaniyordu o donemde. Ifrit gunlerdi anlayacaginiz. Yine kulubumuz calkantili gunler yasiyor, kongreler hep olayli oluyordu. En sonunda 1 oy farkla yeni biri geldi hakim bey. Eski sube sorumlularindandi kendisi. Aslinda rakibinin kafasina Ali Sen o kadehi koymasaydi bugun ben karsinizda olur muydum bilinmez… Neyse, olan oldu.

Yeni hocalar, oyuncular vs derken bu donemde de hayli iddialiydik. Ama olmadi. Facia niteliginde skorlar alindi. Hele bir kupadan elenisimiz var ki onu siz de animsarsiniz mutlaka. O gunlerde ezeli rakibimizin uzun sureli ve seri sampiyonluklari geldi. Turkiye’de ve avrupada. Biz pek oyle “Turk takimidir, kazansin tabii” diyenlerden olmadigimizdan sevinmek ne demek, cileden cikiyorduk.

Sonra yavas yavas bir cok spor dalinda basarilar kazanmaya basladik kulup olarak. Sevincin de huznun de en buyugunu yasamaya aliskin oldugumuz icin tam iki sefer son anda bizi kahreden skorlarla karsilastik. Ama ertesi sezon basinda yine yerimizi aldik stadda hakim bey.

Yine oyle yaptigimiz bir sezonda bir aralar epeyi gerilere dustuk. Sonra arka arkaya galip gelmeye basladik. En ezeli rakiplerimizi geriden gelip sahalarinda yendik. Diger bir rakibimizle son duzluge birlikte girdik ve burun farkiyla galip ciktik. Ya da biz oyle sandik…

Daha zafer sarhoslugumuz gecmeden bir takim haberler duymaya basladik. Saibe… Sike… Ihbar…Saglam bilgi…Fotograflar…Kasetler…Ortalik tozduman oldu adeta. Hepimiz sorduk kendimize “Acaba???” diye. Inanmak istemedik. “Yok canim” dedik. Kimimiz reddetti, kimimiz kabullendi. Ama hepimiz varsa bir saibe ciksin ortaya dedik. Surunerek yasamaktansa olmek yegdir dedik. Degil alt lige, gerekirse amatore duselim dedik. San, sohret, zafer icin degil gozyasi, kader birligi icin sevdik dedik. Tribunden sevdik dedik. Yaptik mi denilenleri ? Valla ben yapmadim. O yuzden sorunun yanitini ben size veremem..

Onu sizin degerli meslektaslariniz ortaya cikartacaklar. Bagimsiz yargiya ben mudahale edemem. Umarim kimse de etmemistir ! Ama birinin hakkini yediysek, saniye tereddut etmem. Gozumu bile kirpmam. En agir sekilde benim vicdanimda cezalandirilir bunu yapanlar. Ve elbette bizler de bu cezaya raziyiz hakim bey. Denilenler dogruysa cekelim cezamizi. Boynumuz kildan ince. Ama once bekleyelim hele. Bakalim neler denecek, neler olacak.

Ama beni bugun karsiniza getiren sey yurumek hakim bey. Yurudum sadece. Ne birinin canina kast ettim. Ne malina… Kimse icin yurumedim hakim bey. Kendi irademle ve takimim icin yurudum. Renk askina, asiklarla yurudum. Amacim ne yargi surecine mudahale etmekti, ne kimseyi etki altina almak. O gorevi basin kuruluslarina devrettim hakim bey. Ben sadece omuzdaslarimla bu kulubun gercek sahiplerini gostermek istedigim icin yurudum. Kimseye bir zararim da dokunmadi yurudugum icin.

Bu kulubun gercek sahipleri son 5 yildir horlananlar, otekilestirilenlerdir hakim bey. Bizleriz yani. Koluna bileklik takilan, diger renkdaslariyla aralarina set cekilenler yani. Ise gelince 12 inci adam, ise gelince tukaka yani hakim bey. En kotu gunde, en kotu kosullarda her zaman orada olanlar bugun benim sahsimda sizin karsinizda hakim bey.

Ben kimsenin adami olmadim hayatim boyunca hakim bey. Bir kurus menfaat saglamadim kendim veya cevrem adina. Bugunku gibi hic suclanmadim hakim bey. Ben sadece Fenerbahceme olan askimi dillendirmek icin yurudum. Bunda bir suc unsuru varsa da cezama raziyim.”

- Sanigin beraatine…. Sonraki dava….

Misafir yazar: Ercan EREL (Canadian)

Tuesday, May 3, 2011

Babasının kızından : ''Severiz şaşırtmayı''

Fenerbahçe taraftarı, sever herkesi şaşırtmayı.

Yaptığımız koreografilerle her hafta gösteriyoruz bunu.

Cumartesi oldu. Heyecanlıyım yine, koreografiye gideceğim. Babam götürecek mi acaba diye düşünüyorum. YGS kötü geçmiş, her güne 1-0 geriden başlıyorum zaten. 'Sen otur ders çalış.' diyebilir ne de olsa. Bir de dersaneye gitmedim o gün, oldu 2-0.

Oturdum ders çalışmaya, durumu kurtarmak için.

Hiç Fenerbahçe için ders çalıştınız mı? Ya da sınavınızın olduğu gün çalışmayı bırakıp maça gidip gece sabahlara kadar ders çalışıp uykusuz kaldınız mı? Ben yaptım işte.

Saat 3 oldu, kapattım kitapları. E hadi baba dedim, gidelim.

Düştük yine yollarına.

Geciktik biraz. Vardık stada. İçeriye girdik. Hava günlük güneşlik. Baktıkça büyülendim. İster istemez yüzümde tebessüm oldu.

Sanki uzun zamandır görme hayali kurmuş, ilk defa görüyormuş gibi bakıyordum stada; aşkla, hayranlıkla.

Çıktım tribüne, ikişerli gruplar halinde çalışmaya başladık. Biri karton ve bildiriyi tutarken, diğeri bantladı. Birkaç kişide koreografi fotoğrafı vardı, yönlendirdi bizi.

Saatler geçti. İndik, çıktık merdivenlerden, karton kesti elimizi, acıktık, susadık bazen. Yorulduk, midemiz bulandı hatta bant koparmaktan.

Önceden utanır, sıkılırdım; kimseyi tanımıyorum diye. Ama bu sefer öyle olmadı. Senelerdir aynı evi -mabedi- paylaşmış olmanın verdiği samimiyettendi bu sanırım.

Besteler söyledik, güldük, eğlendik.

1-2 saate biter diye düşünürken 6 saat oldu. Karşı tribüne geçtim, baktım şöyle bir. Gülümsedim yine, şükrettim Fenerbahçe'liyim diye. Stad hazırdı artık, maç saatini beklemeye başladık.

Ertesi gün oldu, maç başlamak üzere. Kartonlar kalktı havaya. Şaşırttık yine herkesi. Gururla bakıyordu herkes ekrana, kartonlar havada, büyük bir iş yapmanın vermiş olduğu gurur ve mutluluk...

Ve ilk yarı gelen iki gol, kaçan goller, oyuncularımızdaki hırs, şampiyonluğa inanan yüzler, avaz avaz bağırılan, haykırılan o anlar...

Şampiyonluğa bir adım daha...

Maç bitiminde herkesin derin bir nefes alıp 'ohh' demesi, yüzlerdeki 'şampiyonluk inancı'...

Eve gidip başımı yastığa koyduğumda birkez daha anladım ki 'Fenerbahçeli olmanın gururu bizlere yeter'...

Emeği geçen herkese teşekkürler...

misafir yazar: Kübra Gürsel

not: Grup CK Facebook sayfasından alıntıdır.

Tuesday, February 15, 2011

Biricik Sevgilim


Immo Guitti Kadıköy'den bildiriyor.

Sevgililer günü... Tüketme kültürünün en büyük öznesi insan böylesi günde yine tüketime kaptırıyor kendini. Bir yanda da yılın diğer günlerinde kapitalizmin kölesi olan ama günü muhalif geçirmek isteyen bir başka insan. İki olguya da özne olmayı reddediyorum. Küçüklükten bu yana hayatımda vazgeçilmez kıldığım ender şeylerden biri Fenerbahçe ile buluşmaya gidiyorum. Yıllardır bu garip güne denk gelen maçlardan biri için soluğu Kadıköy'ün sokaklarında aldığımda şampiyonluğa inanan silüetler biraz daha kıpırdatmaya yetiyor içimi...

Sergen'in birkaç yıl öncesine ait sözünü fısıldıyor arkadaşım kulağıma: “Nasıl oluyor da böylesine inanabiliyorlar insanlar galibiyete...” Galatasaray'la oynadığımız daha birinci dakikada gol yediğimiz maçı hatırlatıyor bana. İnsanlar, diyor. “İnanıyorlar...” Tedirginliğimi alıyor bu cümleler. İnanıyorduk. Camia olarak. İnanmasaydık Trabzon maçıyla birlikte kenetlenmezdik, bu kadar. Futbolcular çıkmazdı sahaya ellerindeki “bitmez tükenmez aşkımız” pankartlarıyla. En güzel çiçekleri sunmazdılar tribünlere...


Büfelerin önünü sarmış insanlar, az ileride “sevgililere” gül satan ablalar, kulakların pasını alan tezahüratlar. Bir yabancıymışcasına dikizliyorum etrafı. Duramayacak kadar yorgunduk ama bir o kadar da heyecanlıydık, sıra ilerlerken. Sevgilileri görüyorum tribünlerin içinde. Aklıma televizyon ekranları geliyor. Kesin bunları arıyorlardır göstermek için, diyorum kendi kendime. İnsanlar ekran başında böylesi görüntüler izlemeliydi. Kameranın önü her zaman temiz olmalıydı. Sevgililer Günü de olsa burada olmaktan başka çarem yok. Sürekli olarak gidip geldiğim, sevindiğim, üzüldüğüm bu tribünde olmaktan başka çarem yok. Kimsem yok, Fenerbahçe'nin yanına koyabilecek. Olsaydı bağıramazdım elli bin kişinin arasında “Fenerbahçem benim... Biricik sevgilim...” diye. Hissetmeseydim, susardım.

Mustafa Denizli'nin bana armağanıdır, maçı öncesinde oynamak. Santra öncesi tüm duygumuzla bağırırken bir yandan maçı oynuyordum kafamda. Bazen güvenebiliyordum kendime. Galatasaray'ı 4-0 yendiğimiz maçta ilk 20 dakikada 2-0 öne geçeceğimizi tüm tribüne yaymıştım. Anlam verememişlerdi ama 2-0 olduğunda koca bir tribün üzerimdeydi sevinçten. Aslında bu benim ilginç görüşüm. Her maçta erken gol atarız diye düşünürüm. Yine öyle oldu. Gol atacağımızı biliyordum, erkenden. Attık zira. O ara gösterilen ruh ve hırs bütün yorgunluğu alıp götürüyordu. O an oradaki elli bin kişinin hiçbir derdi yoktu. Bütün tasalar unutulmuştu, doksan dakika boyunca da hatırlanmayacaktı. Ayağıyla değil yüreğiyle oynayanları gördükçe bir kez daha inanıyordum, şampiyonluğa. İhtiyacımız var buna...


Yanımdaki arkadaşım hatırlatıyordu, Lugano'nun 3 sarı kartta olduğunu. İşte o andan itibaren gözlerim hep ona takılıyordu. O, olmalıydı gelecek haftaki mücadelede. Düşüncelerle beynimi kemirirken Lugano kafayı çakmaya geliyordu. Koşuşu habercisiydi golün. Goller ikilendiğinde biraz daha rahatlıyordum. O ara yükselen “Fener gol, gol, gol... Şampiyonluk geliyor” tezahüratları klasik koşullanmaya sürüklüyordu beni. Aklıma kötü şeyler getiriyordu ama bizim çocuklar bu kez daha kuvvetli inanıyor, söküp alacağına takımın. Gerekirse tribün sahaya iniyor artık. Geleneksel tribünden daha agresif tribüne bir geçiş yaşadık son haftalarda. Belki de olması gerekeni yapıyorduk. Artık tribünlerden kulakları sağır eden sesler, futbolculara yönelikti. Sırayla herkesin sesi duyuluyordu. Alex'le başlayan Kocaman'la biten kişisel tezahüratlarda futbolcuları düşünüyordum, tek tek. Alex, diyordum kendi kendime. İleride yaşça küçüklere anlatacağımız adam. Gökhan Gönül... “Avrupa'da oynama hayalim yok, hayalim burasıydı” diyen futbolcu. Son haftalarda müthiş gelişme gösteren Mehmet Topuz... Adeta kabul ettirmişti kendini. Selçuk... Bu takımın adamı Selçuk. Kanat oynayamayan, bu yüzden hataları artan Niang... Gelirken, “Fenerbahçe'yi şampiyon yapmaya geliyorum” diyen adam. Bir zamanlar benim de hayalimdi, bu sözleri söyleyen kişi olmak...

Maç bittiğinde köfte kokularının Kadıköy'ü sardığı, sigara dumanlarının altında insanların “şampiyonluk” yorumları yaptığı her biri Rıdvan Dilmen olan güzel Fenerbahçeli insanlarla birlikte yürüyordum... Bir kez daha buradan mutlu ayrılmanın verdiği tebessümle. Yarınki mesaiyi düşünmeden... Aşıktık hepimiz. Hiçbir zaman olmadığı ve olamayacağı kadar...

misafir yazar: Immo Guitti

Friday, May 21, 2010

Ben Fenerbahçemi İstiyorum

12 senelik Aziz Yıldırım iktidarı döneminde kazandığımız ve kaybettiğimiz birçok şey oldu. Sportif başarısızlıkların başarılardan daha fazla olduğu bir dönem yaşattığı (kazanılan kupa/kazanmak için yarışılan kupa) oranına bakıldığında açıkça ortaya çıkmaktadır. Ancak benim eleştireceğim bu sportif başarısızlıklardan ziyade benim için daha önemli olan başka konulardır. Aziz Yıldırım döneminde kişi olarak yaşadığım üzüntüleri emin ol 90’lı yıllarda 5.’likler 6.’lıklar alırken yaşamamıştım. O dönem kötü kadrolar kötü yönetimler kötü takımlar vardı ve başarısız oluyorduk. Ancak benim için değerli olan birşey hala yerinde duruyordu; o da insanların önemli bir kısmı tarafından sevilen, Anadolu’da saygı duyulan, gittiği şehirlerde insanlardan kaçırılmayan insanlarla iç içe olan halkın takımı Fenerbahçe idi. Biz yaşanan 12 yıl içerisinde herşeyden önce bunu kaybettik. Kuruluş ilkelerimizi, varolma nedenimizi yitirdik. Evet Aziz Yıldırım stad yaptı Fenerium’ları yaydı, kulübü büyüttü ama bunların hepsini yediğinden içtiğinden feragat ederek kulübüne destek olan bizler sayesinde yaptı.

Ancak zaman içerisinde iş öyle noktaya geldi ki Aziz Yıldırım bunları sadece belli bir zümre ile yaptığını düşünmeye başladı kulübü bu anlamda küçülttü. Bugün kombine kartını alan, Fenerium’lardan alışveriş yapan, kulüp üyesi olan, imkanları ölçüsünde deplasmana gitmeye çalışan bir taraftar profili olarak kulübe belli bir artı değer yaratan 34 yasindaki ben, eğer bunları yapabiliyorsam bunun temelinde çocukluğumda harçlıklarımdan para biriktirerek bugünkü stadın rahatlığını gördükten sonra beğenmediğimiz stadda 7-8 saat bilet kuyruklarında bekleyerek seyrettiğim maçlar neticesinde kazandığım Fenerbahçelilik ruhu yatmaktadır. İşte Aziz Yıldırım önce bunu kaybettirdi bu kulübe. Bugün bir öğrencinin para biriktirip o stada girmesi mümkün mü 66 liralık kale arkası bilet fiyatıyla. Stada gelemeyen çocukları şifreli yayın yapan kanalı seyrettirerek mi Fenerbahçe’li yapacağız? Gelecekte forma, kombine vs. alabilecek, kayıtsız şartsız kulübüne destek olacak taraftarları bize öfke kusulan şifresiz kanalları seyrettirerek mi elde edeceğiz? Bilet fiyatları 22 lira olduktan sonra tekrar sampiyonluk potasına girmiş olmamız da bu zihniyetin yanlışlığını gösteren ufak ayrıntıdır.

Renkdaşlarımızla kavga eden F.Akyel, uğrunda birçok fedakarlık yaptığım Kulübüme, Beşiktaş taraftarı ile birlikte küfür eden Tümer Metin’e, karaktersizliği konusunda hemen herkesin hem fikir olduğu Emre Belözoğlu’na, Sporellerin, Lefter’lerin, Can Bartu’ların, Rıdvan Dilmen’lerin formasını giydirmek bu kulübe yapılmış en büyük ihanetlerden biridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk ilkelerine bağlılıktan bahsederken nasıl bir anlayışa hizmet ettiği belli olan bir sermaye grubunu Fenerbahçe erkek basketbol takımı aracılığıyla sadece daha çok başarı gelecek diye bu kulüple özdeşleştirmek ise içime sindiremediğim bir başka konudur. Genel Kurul salonunda kürsüden bunu eleştiren bir bayan üyeye Yüksek Divan Kurulu Başkanı’nın sözlü hakaret ve fiili saldırıda bulunması Atatürk’ün izinde olduğu söylenen kulübümün gittiği noktayı açıkça ortaya koymaktadır.

Aziz Yıldırım her şeyi ben bilirim her şeyi ben yaparım havasında eleştiriye tahammülü olmayan tavırları ie yarattığı korku imparatorluğunda yanına aldığı 2-3 kişi ile Fenerbahçemi Fenerbahçe olmaktan çıkarmaktadır. Yönetim Kurulları sadece göstermelik olarak oradalar. Yapıcı eleştirileri dahi başkana iletmek yönetim kurulu üyeleri için maalesef büyük bir korku haline gelmiştir. Kulüp içerisinde yarattığı bu havayı dışarıda da yaratmaya çalışan Aziz Yıldırım, kulübün bir nefret merkezi haline gelmesine neden olmuştur. Gün geçtikçe bütçe olarak büyüyoruz ama kulüp olarak küçülüyoruz. Bu nefreti kendi aramızdaki konuşmalarda dahi, biz zenginleşiyoruz o yüzden insanlar bizi kıskanıyor ile açıklayarak aslında gerçeklerden uzaklaşıyoruz. Ayrılan hemen her futbolcumuz ve birçok yöneticimiz ile problemli ayrılıyoruz. Ve bütün suçu bizler hep bu giden futbolculara, yöneticilere atıyoruz. Şu anda başkanın kurmuş olduğu bir sanal dünya var ve biz orada yaşıyoruz.

Futbol takımına gelince. Yıllardır bizi dünya kulübü oluyoruz palavrasıyla yöneten Sayın Aziz Yıldırım’a şunları sormak istiyorum

1) Her sene son anda transfer yapmak mı dünya kulübü olmaktır yoksa planlı programlı transfer yapmak mı?
2) Bir takımı 2 sene Kezman’a 2 sene Guiza’ya mahkum ederek 4 sene forvetsiz oynatmak mı dünya kulübü olmaktır?
3) Tuncay, Marco vs futbolcuları menajerleriyle yaşadığın kişisel inatlar yüzünden gönderip, daha büyük maliyetlerle Josico, Maldonado gibi adamları transfer etmek mi dünya kulübü olmaktır?
4) 2006 yılında yaşanan olaydan sonra ardına teneke bağlayarak gönderdiğin teknik direktörü üç sene sonra çok daha iyi şartlarla getirmek mi dünya kulübü olmaktır?
5) 2006 yılında elimizden çalınan şampiyonluğun bedelini o maçın hakemine ödetememek mi dünya kulübü olmaktır? O sene Anelka’nın faul yaparak attığı golün bütün sezon aleyhimize elle atılmış gibi konuşularak medyada kullanılmasını engelleyememek mi dünya kulübü olmaktır?
6) Senelerdir bir türlü çözemediğim amortisman hesabıyla futbolcuları bedava kaçırmak mı dünya kulübü olmaktır?
7) 17 kulüp aleni bir şekilde karşımızda iken Kulüpler Birliği denen yerde onların başkanlığını yapıp kendi kulübünü menfaatlerini ayaklar altına almak mı dünya kulübü başkanlığıdır?
8) Hergün televizyonda derneklerden sorumlu yöneticimiz şu ilde dernek açtı haberi verilirken kupa finali için bir şehri süsleyemeyen, oraya 3-5 bin bayrak ve forma götürerek halkın sevgisini kazanamayan,futbolcusunu halktan kaçıran kulüp mü dünya kulübüdür? Böyle işleri yaparak kulübe birşeyler katmayan, sadece şampiyonluk baloları düzenleyen derneklerin sayısıyla övünmek mi dünya kulübü olmaktır.
9) Ortega, Hooijdonk, Anelka, Carlos, Alex gibi adamları getirip bunları ulusal yayın yapan kanallara çıkarıp Fenerbahçe sempatisi yaratamamak aksine insanlardan kaçırmak mı dünya kulübü olmaktır?

Ben giden şampiyonluklar veya kupalar için değil, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’yi Fenerbahçe olmaktan çıkarttığı için başkanlık görevini artık bırakması gerektiğini düşünüyorum. Ondan boşalacak göreve de Aziz Yıldırım’ın artılarını örnek olarak alıp eksilerini ortadan kaldıracak vizyon sahibi birinin gelmesini arzu ediyorum. Şunu da açık olarak belirtmek istiyorum ki eğer Aziz Yıldırım bugün bırakır, kongrede aday olur ve karşısına kendi menfaatleri için kulübün dışında olduğu zaman camiamıza zarar veren Hakan Bilal Kutlualp gibi insanlar veya Şadan Kalkavan gibi vizyonu olmayan insanlar çıkar ise oyum yine Aziz Yıldırımındır. Ancak kulübümüz içerisinde bu saydığım karakterde insanlar dışında çok kaliteli, bu yükü taşıyacak kişiler vardır ve kulübü gelinen bu noktadan alarak arzuladığımız noktalara taşıyacaktır. Aziz Yıldırım’ın böyle bir başarısızlığın ardından gitmesinden çok mutlu olmayacağım ancak zamanında gitmesini bilseydi bugün bu durumda olmayacaktı(k).

Daum için ise söyleyebilecek pek fazla birşey yok bence. Her şeyden önce kendi menfaati için her şeyi yapabilen, kişiliğinden nefret ettiğim bir insan. Teknik direktör olarak ise ligde her zaman ilk üç içerisinde yer alabilecek ama hiçbir zaman keyif vermeyecek takım yaratan, günü kurtarmaya yönelik çalışan bir profili var. Dolayısıyla bizi, hepimizin arzuladığı büyük başarılara ulaştıracak biri asla olamayacaktır. Kapasitesi ve vizyonu buna uygun değildir. Büyük ihtimalle de başkan kendini kurtarmak için yüklü tazminatını ödeyip gönderecektir. Tazminatı aldıktan sonra Daum’un da buna çok üzüleceğini zannetmiyorum. Daum’u savunanları da anlamıyorum. Hele hele 4 yıl çalışılması gerekir, istikrar yakalamamız lazım diyenleri hiç anlamıyorum. Çünkü Daum’la üç yıl daha çalışırsak gideceğimiz maksimum hedef kazanabileceğimiz 1 şampiyonluk belki de 1 Türkiye kupasıdır. Ne bir futbolcu kazanabiliriz ne de Avrupa’da bir başarı. Ayrıca kazanamadığımız yıllarda da 2006 ve 2010 yılında yaşadığımız ağır travmaları yaşamamız büyük olasılıktır. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; bu başkana ve yönetim kuruluna hiçbir şekilde güvenim yoktur. Daum’u gönderdiklerini açıkladıktan sonra pazar akşamına kadar kendisiyle devam etmeyi düşündüklerinden dolayı hiçbir hazırlıkları olmadığından ötürü eminim dünya kupası sonrası ondan daha berbatını başımıza musallat edeceklerdir.

Ben olumsuz bir durumda günlerce ortadan kaybolan bir başkan değil, taraftarın göz yaşı sel olurken ona güç verecek bir lider istiyorum. Ben kendisine müdahale edildiğinde para için sesini çıkarmayan, olumsuz bir durumda futbolcusunu suçlayan teknik direktör değil bulunduğu kulübü ve hedeflerini iyi anlayan, sorumlulukları üzerine alan, vizyonu olan bir teknik direktör istiyorum. Ben 3 ay önce Fenerbahçeme küfür edip sonra bu formayı giyenleri değil, bu formadan kopartılınca taksicilik yapan ruhta futbolcuları istiyorum.

Netice olarak ben şampiyonluk, kupa vs.’den önce 1899 yılında temelleri atılan 1907 yılında kurulan, Bağdat Caddesi’nden ibaret olmayan, halkın sevgilisi Fenerbahçemi istiyorum.

Saygılarımla

Özgür Kandil

***

Blogun takipçilerinden Özgür Bey, bu yazıyı e-posta olarak göndermiş. Kendisinden izin alarak bu yazıyı blogda yayımlamak istedim. Sağolsun o da kabul etti. Yazı için kendisine bir kez daha teşekkürler...