Showing posts with label Medya. Show all posts
Showing posts with label Medya. Show all posts

Wednesday, August 17, 2011

42 Gün Sonra Gelen Yalanlama



6 Temmuz 2011'de ülke medyasında toptan şöyle bir haber çıkmıştı.



Savcılık, "Biz, F.Bahçe’nin takibe aldığımız son 5 maçının sonuçlarını önceden biliyorduk. Uzun süredir bu işin peşindeyiz. Delillerimiz oldukça sağlam. Gözaltına aldığımız kişilerin önüne belgeleri koyuyoruz, kimse inkar edemiyor" dediler.



Daha sonra 1, 5 aydan fazla bir süre bu mevzuyla alakalı gerek tv'de gerekse de gazetelerde tartışmalar oldu. Bunca zaman konu hakkında yalanlama gelmediği için haberin doğru olduğunu varsayıldı haliyle. Hatta insanda şu şüpheyi de uyandırıyordu bu durum; maçların skoruna kadar önceden bilen kişiler, bahis işine el atıp voleyi vurmuş olmasın sorusu soruluyordu.



Ondan sonra, 2 gün önce bir haber daha çıktı. Aziz Yıldırım, Cumhurbaşkanı'na bir mektup yazıp savcı ve soruşturma hakkında bazı şikayetlerde bulunmuş. Bu mektuptan bir gün sonra savcılık konuya dair şöyle savundu kendini:



"Soruşturmaya konu son 5 maçta şike olduğu ve maçların skorlarını maçlar oynanmadan önce bildiğimiz şeklinde hiçbir ortamda değerlendirme yapılmamış, görüş açıklanmamış olup, buna dair düşünce yorum ve duyumlar tamamen hayal mahsulüdür."


E o zaman şöyle denmez mi ? Madem bunlar; Türk medyası a.k.a hayal mahsülleri ofisi tarafından uydurulmuş haberlerdi, neden ilk ortaya atıldığında yalanlama gelmedi? Savcının işi gücü yok her gün gazeteleri mi takip edecek diye bir soru gelebilir belki ama mevzu sadece tek bir gün medyada geçmiş bir olay değil ki. 1, 5 aydır işine geldiğince kullandı bunu iddia makamı ve kendine iddia makamı payesi biçen medyadaki dalkavuklar. Rüzgarı işine geldiğince kullanıp sonra terse esmeye başlayınca rüzgara sövmek gibi değil mi bu yapılan?


"Son 5 maçın skorunu önceden biliyorduk" haberini de "Emenike'nin para sayarken görüntüleri var", "Korcan'ın olmayan kız kardeşi ve araba meselesi" haberleri gibi onlarca yalan haber arasına gönderiyoruz. Operasyonun medya ayağının uydurduğu propaganda haberlerine bakalım daha kaç tane eklenecek?


Saturday, August 6, 2011

Taktik Emenike'de Tuttu, Sıra Alex'te!



"... Kulüp yöneticileri ile pazarlıklar ya da politika hakkında konuşmam. Sadece futbol hakkında konuşurum. Futbol kulislerinin içerisinde hiçbir zaman bulunmadım, hiçbir zaman bu şekilde kendimi kirletmeyeceğim gibi bu olaylardan nefret ederim. Ben futbol oynayıp, saha içerisindeki sıkıntıları çözmek üzere yetiştirildim. Kazanarak, kaybederek ama herzaman futbolun taleplerine saygı duyarak hareket ederim. Deli gibi çalıştım, zamanımdan fedakarlık ettim, ağrılarla oynadım, limitime kadar zorladım ve bu yüzden 28 tane gol attım ve birsürü gol pasında pay sahibiydim. Hukuka aykırı hiçbir durumun içerisinde ismimin geçmesine izin vermem, vermeyeceğim. Benim ismim ve karakterim, ortaya atılan herhangi bir aptal güvensizlik durumunun üstündedir. Eğer herhangi bir kişi, bu saha dışı olaylara katıldığıma dair bir virgül bile kanıtlarsa, futboldan bütün kazandıklarımı geri veririm ve aynı anda futbolu bırakırım..."



Alex de Souza



***


Ülke medyasının ne yazık ki büyük çoğunluğunda olan "çamur at izi kalsın" alışkanlığının son mağduru Karabükspor'dan Fenerbahçe'ye transfer olan Emenike'ydi. "Bu düpedüz ırkçılık" denilebilecek yaklaşımlarla adama yapılmadık şey kalmadı ve en sonunda oyuncu isyan ederek bu ülkeyi terk etti. Aynı medya baktı ki bu taktik işe yarıyor şimdi de Alex'in üzerine oynamaya başladı. Fenerbahçeli bir yöneticinin telefondaki, "Baba, yeneriz diyor mu Alex?" sorusundan "Alex de şike yapmış" çıkarımını yapan Taraf ve ona benzer medya kurluşlarının amaçları bellidir. Suyu daha da bulandırmak ve Alex'i bu ülkeden göndermeye çalışmak. Bu oyunları elbette ki tutmayacak. Ve şunu da eklemek lazım; hem bu tarz köpek dolapları çevirip hem de sütten çıkma ak kaşığı oynamak namertlik değildir de nedir? Daha sonra bu oyunlarına tepki gösteren Fenerbahçelileri sakinliğie davet etmeleri de ayrı komedi.


Tarih elbette bu kişileri yazıyor ve bu taraftar da tek tek bu isimleri kafalarına kazıyor. Merak etmesinler yani, kolay kolay kimse unutmaz, unutmayacak da...


Sunday, July 24, 2011

Ebesinin Ama Ali Sami


Serhat Ulueren: "Santos'un attığı ilk golde Korcan'dan şüpheleniyorum, yumruklarını uzatmadı."

Dün Trt Haber'de yayınlanan Büyük Takip adlı belgeselde konuşan bilirkişi Serhat Ulueren'in kurduğu cümleydi bu... Devlet kanalı ise bu programdaki yaklaşımıyla, daha dava görülmeden kelle istemesiyle malum soruşturmanın içeriğiyle ilgili insanı iyice kıllandırmıştır.

Monday, April 4, 2011

Önemli Olan Benim Atmam


Sercan Kayseri’ye atıyor, gol sevincini abartıp sarı kart görüyor. Burak Yılmaz’ın 12 sarı kartı içinde abartılı gol sevinçleri ciddi bir yekün tutuyor. Cem Sultan, A2 Ligi’nde attığı golde formasını çıkarıp karta davet yapıyor. Batuhan cezalı duruma düşme pahasına Manisa maçında formasını çıkarıyor. Önceki gün de aynı hareketleri Ankaragücü önünde tekrarlıyor. Bahsettiğimiz adamların hepsi milli golcüler…

Ben artık bu garip kartları sorgulamayacağım, sadece golden sonra formasını çıkaran tüm oyunculardan bir ricada bulunacağım: Lütfen maçlardan sonra önünüze mikrofon uzatıldığında “Önemli olan gol atmam değil, takımımın kazanması” demeyin. Madem gol attığınızda iki baş parmağınızla isminizi gösteriyor, arkadaşlarınızı ite ite başkana koşuyor, cezalı duruma düşme pahasına forma çıkarıyorsunuz; “Önemli olan benim atmam” diyerek bari dürüst davranın. Emin olun o cümle, bu yaptığınızdan daha sahte durmayacak.

Uğur Meleke

Wednesday, February 16, 2011

Rezil Olanların Listesi: Burada Yapılmışı Var

Tam da Taurasi'nin başına gelenlerin ortaya çıktığı ilk günden itibaren fırsat bu fırsat deyip atıp tutanlara dair bir derleme hazırlıyordum ki, Papazın Çayırı tayfasından PVH sağ olsun halletmiş olayı. İnternetin gözünü seveyim işte. Anında görüntü ve tabii yazdıklarımızda kantarın topuzu kaçarsa, gaza gelip salladıkça sallarsak, o laflar bir gün böyle gözler önüne serilebiliyor işte.

"Rezil Olanların Sıralı Listesi" başlıklı yazıyı okumak için buyrunuz...

Tuesday, December 28, 2010

!

Bu konuyla ilgili ne yazsan, hep karşı taraftan "ama şöyle de böyle..." şeklinde savunmalar geleceği malum (aklı selim sahibi olan kesim hariç tabii bu genellemede). Her zaman böyle olmuştur, muhtemelen ileride de böyle olacaktır. Bu yüzden meseleyi çok uzatmadan hem ilgili makamların ne yapacağını, hem de Fenerbahçe camiasının bu işi peşini bırakıp bırakmayacağını merak ettiğimi belirteyim.

Son olarak da topu Radikal'e vereyim. Hadiseyi en güzel onlar özetlemişler zira.

Saturday, November 20, 2010

Transfer Etmeden Oyuncuyu Gözden Çıkarmak Nasıl Oluyor?

Haber internet medyasından. Muhtemelen ajanstan gelmiştir ama nihayetinde internet medyasında karşımıza çıktı. "Fener Serdar'ı bitirdi" başlığıyla verilmiş. Kayserispor'un defans oyuncusu Serdar Kesimal'ın transferini bitirmiş Fenerbahçe. Haberi yapanların iddiası bu yönde.

Haberi okumaya devam ederken alt başlık dikkati çekiyor, şöyle yazmışlar: Fenerbahçe Serdar Kesimal'ı gözden çıkardı. Yanlış mı okudum acaba diyerek daha dikkatli baktım. Doğru okumuşum. Sonra da haberin yayına konduğu saate baktım, an itibariyle 2 saat geçmiş üzerinden. Taze bir haber değil yani. Öyle olsa aceleyle yazılmış, birazdan düzeltilir filan dersin zira.

Neyse efendim, acaba gözden çıkarmak deyimini yanlış mı biliyorum diye TDK'nın sözlüğünden bir kontrol edeyim dedim. Orada aynen şöyle yazmakta:

"bir mal, para, değer yargısı vb. maddi veya manevi varlığın elden çıkarılmasını kabul etmek"

diye yazılmış ve cümle içerisinde kullanılmış bir örnek var. Bir şeyi gözden çıkarmak için onun evvela elinizde olması lazım. Fenerbahçe transfer etmediği bir oyuncuyu nasıl gözden çıkarıyor? Gözden çıkaran bir taraf varsa, o takım Kayserispor'dur. Acaba gözüne kestirdi filan mı demek istediler diye zorladım kendimi. Belki...

Velhasıl kelam Ensonhaber.com sitesine bağlı olduğunu düşündüğüm Kral Spor adlı internet sitesinden bir haber yukarıda gördüğünüz. Bu haberi girenler veya ajanstan gönderenlerin bir hatası işte. Forumlara veya bloglara yazı yazarken yapılan hatalar /hatalarımız öyle çok çok büyük problemler değil bana kalırsa, ama internet medyası hata yapınca o haberi okuyanlara tesir etme ihtimaleri, ulaştıkları geniş kitleler nedeniyle daha çok. Bu bakımdan daha önemli.

Bakalım düzeltecekler mi? Veya hala bir şekilde hatalıysam bu konuda, ben kendimi düzelteyim tabii.

Saturday, November 13, 2010

Fenerli(!) Medya Yine İş Başında

Gaziantepspor - Fenerbahçe maçı oynanırken Cnn Türk Spor Servisi yöneticisi Barış Kuyucu'nun Twitter'dan yazdıklarına dikiz.

Bu saçmalamasının ardından gelen tepkilerden birine verdiği cevap ise şu olmuş: "Yorum için üzgünüm ama o maç öyle olmuştu." (2001'deki Fenerbahçe - Gaziantespor maçını kastediyor)

Spor medyasında çalışan biri bu kadar kesin konuştuğuna göre, elinde net belgeleri olması lazım. Manav Hayri abi değil ki bu, bir kahve sohbeti esnasında atıp tutan bir ademoğlu gibi sallasın. Madem bu kadar rahat konuşuyorsun, demek ki elinde belgeler var. Federasyona git, elindeki delilleri, dökümanları göster, artık her ne halt biliyorsan, bir bir anlat. Yok, eğer bilmiyorsan ve sokaktaki adam gibi atıp tutmak istiyorsan, bunu seni binlerce kişinin gözlemleyeceği bir ortamda yapma. Çünkü ekranda başka, bilgisayar başında konuşmak garip oluyor. Sıradan bir taraftar değilsin ki. Ondan sonra tabii ki adamlığın sorgulanır. Bunu da kaldırmazsın bir yerden sonra.

***

Twitter'dan İlker hatırlattı. İyi oldu. Şöyle bir olayı daha var Barış Kuyucu'nun. Bu yorumunu da not düşelim bir kenara.


Tuesday, September 28, 2010

Jes Høgh ve Spor Medyası


Bugün Türk medyasında Jes Høgh'ün sağlık durumunun çok kötü olduğu, yürüyemediği, konuşamadığı ve ölümü beklediği yazıldı. (birçok gazetede çıktı, örnek olarak Fotomaç'ın linkini veriyorum)

Bu haberi okuduğumda moralim bozuldu. Fenerbahçe'nin unutulmaz yabancı futbolcularından biri olan Jes Høgh; gerek profesyonelliği, gerekse de sorunsuz kişiliğiyle ayrı bir sempati kazanmıştı ülke futbol kamuoyunun gözünde. Böyle bir habere üzülmemek haliyle elde değildi.

Bundan yaklaşık 4 saat kadar önce Jes Høgh, sosyal paylaşım sitesi olan Facebook'ta konuyla ilgili şu aşağıdaki açıklamayı yaptı.


Türkiye'deki taraftarlara seslendi. Çok iyi hissettiğini, bazılarının onun için çok hasta dediğini ama bunun doğru olmadığını, her zamanki gibi iyi hissettiğini, söyledi...

Yine Antu.com'dan Metin Şen de kendisiyle bir telefon görüşmesi yapmış. Ona da "iyileştiğini, futbol oynayacak seviyeye geldiğini" söylemiş.

Şimdi elde iki olasılık var; ya haber yanlış anlaşıldı, çeviri hatası benzeri bir sorun oluştu, ya da yalan haber üretildi, bir şekilde bunlar uyduruldu. İlk durum söz konusuysa, hatadır der, geçilir ama ikinci durum söz konusu ise, insan ne diyeceğini bilemiyor. Haber bulunamadığı zaman uydurma haberlerin ortaya çıkmasına alıştık ama bir insanın sağlığıyla ilgili bu tarz bir haber yapmak saygısızlıktır. Hem ona, hem de sevenlerine...

Jes Høgh'ün ciddi bir rahatsızlılğı olduğu gerçeği biliniyor zaten ama olmayan bir şeyi uydurmak (konuşamıyor, yürüyemiyor, ölümü bekliyor vb.) hastalıklı bir yaklaşım değil midir?

Thursday, September 2, 2010

Yoru(m)cular


"...Neler demişti bizim meşhur yoru(m)cularımız, birkaçını hatırlayalım:

“Bobo, Alex’in arkadaşı olduğu için penaltıyı kaçırdı”, “Murat Şahin’in yediği gol şaibeli”, “Keita, F.Bahçeyi şampiyon yapmamak için bilerek gol atmadı”, “Bakalım bu kadar gol kaçıran Sercan gelecek yıl nerede oynayacak?”

Hani n’oldu bu iddialara? Bobo Beşiktaş’tan gönderildi mi? Murat Şahin futbolu bıraktı mı? Keita, daha az paraya transfer mi oldu? Sercan, F.Bahçe’ye transfer oldu da bizim haberimiz mi yok?

Ne olduğunu söyleyeyim; ayrı kanaldan akarak bu iddiaları ortaya atan yoru(m)cularımızın hepsi aynı TV kanalında buluştu. Hem de çok iyi bir nakit akışını garanti ederek."

Saturday, June 12, 2010

Vuvuzeladan Beter: Sibel Arna

Şu günlerde vuvuzeladan beteri var mı, diye düşünürken karşımıza çıkan Hürriyet yazarı Sibel Arna oldu. Bu tarz yazarlar Hürriyet'e yakışıyor mu desem, Hürriyet şaşırtmıyor mu desem, bilemedim aslında.

Sibel Arna'nın 12 Haziran tarihli ve "Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk" başlıklı yazısını olduğu gibi aşağıda yayımlıyorum. Vuvuzeladan beter mi, değil mi, siz karar verin.

***


Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk


Bazen bana bir deli cesareti geliyor diye düşünüyorum. Yoksa dokuz aylık bebekle bir haftalık mavi yolculuğa nasıl evet derim. Ama dedim.

34 metrelik, sekiz kameralık, 16 kişilik teknemiz Deniz Felix Balina’ya geçen cumartesi dokuz yetişkin, iki bebek olarak bindik. Rüzgar’ın arkadaşı Kuzey henüz yedi aylık. İnanmayacaksınız ama ikisinin de keyfi yerinde. Temiz hava, fazla yakıcı olmayan güneş ve beşik gibi sallanan tekne onlara iyi geldi.
Bu Rüzgar’la bizim ilk tatilimiz. İlk defa evinden ayrı bir yerde uyudu. Hiç sorun çıkarmadı. Doktorumuz bunu bize daha yirmi günlükken demişti: “Bebeğinizle dünyanın her yerine gidebilir. Yeter ki annesiyle babası yanında olsun.” Ne kadar doğruymuş. Mekanlar ne kadar önemsizmiş. Dört duvarın içine tıkılıp kalmak ne kadar gereksizmiş.
Peki senden ne haber derseniz, şöyle: Tabii ki bu daha önce yaptığım mavi turlara hiç benzemedi. Bu satırları yazarken teknede beşinci günümüz bitti, ben hala teleme peyniri! Her seferinde “Şimdi yarım saat güneşleneceğim, beni hiçbir güç yerimden kaldıramaz” diyorum ama kaldırıyor tabii ki! Rüzgar, 70 koruma faktörlü krem gibi sağ olsun! Dadılar yanımızda olmasına rağmen sere serpe uzanmak imkansız. Sütü, çorbası, meyvesi derken akşam oluyor.


FESTİVAL GİBİSİN RÜZGAR

Deniz deseniz Rüzgar uyanıksa o da zor. Çünkü arkamdan gelmek istiyor. Beni suda çimerken her gördüğünde çığlık kıyamet bağırıyor. Ya bana bir şey yapıyorlar zannediyor ya da yanıma gelmek istiyor.
Ne yapıyoruz? Yeni emeklediği için teknede sabit duramıyoruz. Dizlikleri bacağında, o önde ben arkada, tekneyi tavaf edip duruyoruz. Eğleniyoruz. Attığı her kahkahada, göz bebeği her parladığında, heyecanlanıp kamyonların önünde duran süs köpekleri gibi sallandığında deliriyorum. İşte hep o anlarda tekrar tekrar fark ediyorum bunun hayatımın en büyük mutluluğu olduğunu. Festival gibisin Rüzgar ebediyen sana katılmak istiyorum.

Biz mi tatile çıkıyoruz dadılar mı?

Tekne tatilinin bana tatil olmamasının bir nedeni de dadımız Hanife Hanım. Tekneye binince, Göcek, Rodos, Simi gezince ona bir şeyler oldu. Resmen aklı uçtu. Yoksa neden Rüzgar’a tarhana çorbası yapalım dediğimde yayla çorbası pişirsin? Bunu yaptığı gün Rüzgar sabah kahvaltıda yumurta yemişti üstelik. E yayla çorbasının içinde de yumurta var. Bir gün içinde iki yumurta veremeyeceğimizi ezbere biliyor.
Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladı. “Sibel Hanım keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı” sayıklamalarının ardı arkası gelmedi. Normal şartlarda Rüzgar’ı mutlu etmek konusunda profesör olan kadın, deniz üstündeyken sınıfta kaldı. Oğlumu alıp, oyuncakları yayıp bir saat kesintisiz vakit geçirmeyi hiç başaramadı. Bunun yerine Rüzgar’ı kucaklayıp, peşimde dolaşmayı tercih etti.
Neden? Nedeni basit. O da insan. Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek. Hanife Hanım’daki arızaların benzerlerini Kuzey’in dadısında da gözlemledim. Simi’de fotoğraf çekeceğim derken bebek arabasının üstüne kapaklanıyordu mesela.
Bu konuda daha enteresan hikayeleri ise döndüğümde dinledim. Arkadaşım Tülin’in bakıcısının Antalya’daki tatil köyünde bir saat ortadan kaybolmasına, işini gücünü bırakıp gidip göbek dansı kursu almasına kaç puan verirsiniz? Kardeşim dadı mısın, dansöz mü? Bu hareketleri yapabildiğine göre iyi kıvırdığın bir gerçek, niye bir de üstüne kursa yazılıyorsun, anlamadım. Aynı kıvrak insan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dalış kursuna da gitmek istemiş. Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!


Sibel Arna
Hürriyet

Thursday, April 8, 2010

Milliyet Özür Diledi


Milliyet beklenen açıklamayı yapmış. Fenerbahçe camiasından özür diliyor. İşi daha da yokuşa sürmeden, olması gereken yaptıklarını belirtelim. Hadiseyi bilmeyenler ise aşağıdaki iki başlığa ve Milliyet'in yaklaşımına dikkat etsin.


Voleybol Bayanlar Şampiyonlar Liginde Avrupa ikincisi olan Fenerbahçe için Milliyet'in kullandığı başlık.



Voleybol Bayanlar Challenge Kupası'nda Avrupa üçüncüsü olan Galatasaray için Milliyet'in kullandığı başlık.

Friday, January 15, 2010

Ne Güzel Abimizmişsin Sen "Ozan Güven"


Ozan Güven, Four Four Two Dergisi’nden Hilal Gülyurt’un sorularını yanıtlamış. Dün Hürriyet'te gördüm haberi. Zaten severdim kendisini ama öyle güzel şeyler söylemiş, öyle iyi noktalara temas etmiş ki daha bir sever oldum. Gayet bizden biriymiş meğerse. Ne güzel abimizmişsin sen diyorum buradan...

***

Fenerbahçe sevdanız nasıl başladı?

- Nasıl Fenerbahçeli olduğumu hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, rahmetli anneannemin bana tozluk da dâhil aldığı Fenerbahçe formasıydı. 5-6 yaşlarındaydım o zaman. Bir hafta onlarla yatıp kalkmıştım. Sokakta oynadığım mahalle maçlarındaki topun, kramponun kokusu hâlâ burnumdadır. Almanya’da büyüdüğüm için takımları çok bilmiyordum. Fenerbahçe diye bir takımın olduğunu bilmek, çubuklu formayı bir kez görmek yetmişti bana. Abdülkerim, Müjdat ve Schumacher’li kadronun göbeğinde taraftarlığım almış başını gitmişti. Schumacher gelmeden üç yıl önce uyanmıştım Fenerbahçe’ye.


Ayakkabı dükkanınızdan dolayı sürekli Beşiktaş Çarşı’dasınız. Sizin için zor olmuyor mu?

- 20 senedir Beşiktaş’tayım, artık Çarşı’nın çocuğuyum. Çarşılıların beni zorla Beşiktaş maçlarına götürdükleri çok oldu. Ancak maçlarda hep sırtım sahaya dönük oluyordu. Eski Fenerbahçeli futbolcu Müjdat Yetkiner de sürekli Beşiktaş Çarşı’dadır. Çarşı çok acayip bir gruptur ama Müjdat Ağabey, Hasan Tahsin gibi gezerdi Çarşı’yı. “Fenerbahçelilik böyle bir şey herhalde” demiştim onu ilk gördüğümde. Onun dışında da kimse yürüyemez Beşiktaş’ta öyle. Mesela ben maçlara giderken formamı giyinip Çarşı’da yürüdüğümde esnaf arkadaşlar “Ozan dışarı” diye bağırırlar. (Gülüyor)

İnönü’de Fenerbahçe maçına hiç denk geldiğiniz oldu mu?

- Maalesef evet! (Gülüyor) Locada olmama rağmen sağlam bir dayak yemiştim. Bir de locada olmasam ne olurdu düşünmek bile istemiyorum. Tribünlerde önceden yarı yarıya bir durum vardı.

Gittiğiniz ilk Fenerbahçe maçını hatırlıyor musunuz?

- Unutmam mümkün değil! Sanki ben tribünde olduğum için Fenerbahçe daha iyi oynuyor gibi bir his vardı içimde. ınsanın takımının bir parçası olduğunu hissetmesi böyle bir şey sanırım. Ben olmasam sanki o maç oynanmayacak gibiydi. Tribündeki binlerce kişi yokmuş da sanki bir ben bir de takımım varmış gibi. Ali Sami Yen Stadı’nda Aykut’un attığı golle Galatasaray’ı yenmiştik. “Oku bakayım: Aykut!” diye yıkılırdı tribünler o dönem.

Futbol oynadınız mı?

- Karşıyaka’nın altyapısında yıllarca istikrarlı bir şekilde top oynadım. Minik, yıldız, İzmir Genç Karma’da oynadım. PAF takımına yükselecekken, Galatasaray’ın altyapısından burslu olmak üzere teklif almıştım. Ancak ben Fenerbahçeliydim ve annem iş ciddiye binince sakatlanmamdan korkar olmuştu. ıyi bir sağ açıktım. En büyük isteğim futbolcu olmak, bu olmazsa da futbolcuyu oynamaktı. ıkisi de olmadı şimdilik. Bundan dört yıl öncesine kadar halı saha maçlarıyla kendimi avutuyordum. Yeniden oynamaya başlasam, kısa bir süre dayanabilirim sanırım.

Karşıyaka’nın altyapısında oynarken Fenerbahçe’den teklif gelseydi her şeyi bırakıp gider miydiniz?

- Annem, futbol söz konusu olunca ortalığı yıkıyordu. Tabii teklif Fenerbahçe’den gelseydi eminim şartları zorlardım. Gerçi iki sene Galatasaray’da oynayıp sonra “Ben doğuştan Fenerliyim” derdim belki! (Gülüyor)

Eskiden izlediğiniz Fenerbahçe ile şimdiki arasında ne gibi farklar var? Aklınızda neler kaldı?

- Bizde bir ılker vardı, oynadığı maçlarda toplam üç defa orta yaptı. Sürekli Aydın’a yeniliyorduk, orman kaçkını Faruk’la birlikte bizi rezil etmişlerdi. Şimdilerde gol atan futbolcunun takdir beklemesini anlayamıyorum. Senin işin gol atmak! Sen bunu yapman için para alıyorsun. Eskiden futbolcunun mağlup olduğunda üzüldüğünü görüyorduk. şimdi hiç öyle olmuyor. Ağızlarında sakız, kulaklarında kulaklık sırıtıyorlar. “Altı ay beni hazırlayın, onun yaptığı şeyi ben de yaparım” diyesi geliyor insanın. Barcelona’daki bir futbolcu için bunu kim düşünebilir? Fenerbahçe’de oynuyorsan kimse kendini senin yerine koymamalı, koyamamalı!

Fenerbahçe’nin eski futbolcularından birini geri getirme şansınız olsaydı kimi geri getirirdiniz?

- Hiç tereddütsüz Rıdvan Dilmen’i isterdim. Ancak sakatlanmayan bir Rıdvan! Küçükken her gece uyumadan önce ellerimi açıp “Allah’ım ne olur Rıdvan sakatlanmasın!” diye dua ederdim. Bir şans daha verilse Maradona’yı isterdim. Onun şimdiki haline bile razıyım. Sahanın ortasında dursa bile ruhu bütün takıma yeter.


Aziz Yıldırım’ın takım için vaatlerini duyduğunuzda ne düşündünüz?

- Süleyman Demirel’in iki anahtar vaadi geldi aklıma. Bu taraftarın başka hayalleri var. Benim 3 yaşındaki oğlum neden “Betiştaşlıyım” desin? Kulüp başkanlarının biraz daha gizemli olmaları lazım bence. Aziz Yıldırım ki Fenerbahçe’yi bir yerden alıp bambaşka bir yere taşıdı, bu inkar edilemez. Oysa ben betonda oturmaya razıyım, Fenerbahçe’nin başarısı benim rahatımdan önce gelir.

Oğlunuz Ali de Beşiktaşlı mı?

- Oğlumla birlikte Çarşı’ya geldiğimde “Baban da eskiden Beşiktaşlıydı” deyip, Ali’nin kafasını karıştırıyorlar. O da bilmiyorum, benim çıldırmam hoşuna gittiği için mi “Ben Betiştaşlı oldum” diye tutturdu. Daha takımın adını bile söyleyemediğinden ilerisi için umudumu yitirmiş değilim! şükrü Saraçoğlu’na her seferinde onu da götürmeye çalışıyorum.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

- En büyük Fenerbahçe!

Fenerbahçeliliğinizin başınıza iş açtığı zamanlar oldu mu?

- Çok! (Gülüyor) Onlardan biri de Kiev maçıydı. Cem Yılmaz’la birlikte gitmiştik. ılk 15 dakikada ayağımın donduğunu hissettim. ılk yarı sonunda belimden aşağısını hissetmez oldum, kademe kademe donduk o maçta! Maç bittiğinde kalıp gibi kaldık Cem’le. Porto da ona yakın bir tecrübeydi. ızlemeye gittiğimiz her deplasman maçından mağlubiyetle döndük ve biz inatla gitmeye devam ediyoruz, bence en büyük çılgınlık bu. Bir seferinde de en yakın arkadaşım evleniyordu. Fenerbahçe-Galatasaray derbisine gün almış. “Ben gelemem” dedim, düğünün tarihi değişti! (Gülüyor)

Sizin yaptığınız totemler var mı?

- Sevilla maçında yerde çok uygunsuz bir şekilde otururken gol atmıştık, 60 dakika hiçkıpırdamadan öyle oturdum. Maç başladığı anda kimse tuvalete gidemez. Maçtan önce gol atacağımız dakikayı söylerim, çoğu zaman tutar. Maçta birileri bana “Fenerbahçe kazanır” diyorsa uğursuzluk getiriyor. Çarşı’dan geçerken kulaklarımı kapatır arkadaşları duymamak için deli gibi bağıra bağıra geçerim!



Takımın Brezilyalıların psikolojilerine göre şekillenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Ben Fenerbahçe’de futbol oynuyor olsam “Alex yoksa bu takım yok” dendiği zaman çok sinirlenirdim. Koskoca Fenerbahçe bir Alex’e mi muhtaç yani! Brezilyalılar’ın çoğunlukta olduğu bir takım yaratıyorsunuz, Brezilyalı hocayı gönderip Alman hoca getiriyorsunuz. Tahammülsüzlüğümüz, uzun vadeli bir başarı grafiği sağlayacak sistemi oluşturmamızı engelliyor. Totem yaparak maç kazanmaya çalışıyoruz. Kaş göz yarana kadar oynayan futbolcuları özledim. Onlardaki psikopatlığı, cengâverliği özledim.

Tuesday, January 12, 2010

Ziya: "Beni Samet Bitirdi"


Geçmiş yıllar ait bir İlker Ateş haberi. Fotoğrafı da Sinan Erbil çekmiş. Bugünün teknik adamı dünün futbolcusu olan iki isimle ilgili bir haber. Beşiktaşlı Ziya Doğan'ın iddiası onu bitiren kişinin Samet Aybaba olduğu yönünde.

Fotoğrafın altında şöyle yazıyor, "Yıllardır Siyah Beyazlı formayı giyen Ziya, geçmişteki başarılarından oluşan gazete küpürlerini incelerken".

Herhalde haberi yapanın ya da fotoğrafı çekenin fikriydi bu. Öyle bir mizansen yapmak istemişlerdir diye yorumlasak caizdir di mi?

Haberde ise şunlar yazıyor, 'Siyah Beyazlı futbolcu "Samet Beni önce Stankoviç'in sonra Milutunoviç'in gözünden düşürdü. Samet'in kulisleri ile en formda dönemimde, yöneticiler bile bana selam vermez oldular" dedi'.

Bu olayın akıbetine dair hiçbir fikrim yok. Yani şu an bu iki ismin arası nasıldır, bilmiyorum. Bilen varsa, yahut bu olaya detaylı biçimde vakıf olan varsa, ve bizi aydınlatırsa mutlu oluruz (ben ve blogun okurları anlamında).

not: foto Serkan Kurt'tan...

Monday, January 11, 2010

Armanın Peşinde Tek Başına

Daha önce Kenan'dan "Yalnız Yiğit" yazısında bahsetmiştik. Yakında Cumhuriyet gazetesinde bir röportajının yayımlanacağını söylediğinde, kendisinden o röportajını göndermesini istemiştim. Sağolsun o da dün Cumhuriyet'in Pazar ekinde yayımlanan röportajı göndermiş.

Cumhuriyet Pazar'dan Deniz Ülkütekin'in "Yalnız Yiğit" Kenan Özvaran'la yaptığı güzel röportajı aşağıda okuyabilirsiniz...

***


Kimisi futbolu bir spor olarak görür, tuttuğu takım varsa da galibiyet sevincini doksan
dakikaya sığdırır. Kimisi için futbol bir tutkudur, tuttuğu takım da öyle. Onun için futbolu yaşamak, mensup olduğu kitleyle beraber ağlayıp gülmek hayat tarzı haline gelmiştir. Kenan Özvaran (İstanbuLLS) da bu ikinci gruba dahil. Ancak bir farkla; tuttuğu takım İstanbulspor. Bunun ne demek olduğunu anlamak için İstanbulspor’un geçmişine göz atmak gerekiyor. İstanbul Erkek Lisesi içinden çıkan kulüp altmışlı, yetmişli yıllar boyunca hemşerisi olan üç büyüklere kafa tutmayı başarır. Yetmişlerin ortasından itibaren ise düşüşe geçer. İstanbul’un birçok semt takımı gibi sarı-siyahlılar da alt liglere doğru yol alır. Sonrasıysa uzun süren bir sessizlik.
Taki Cem Uzan dönemine kadar. Uzan paralarını futbola yatırmaya kararlıdır. İstanbulspor Oğuz, Aykut, Sergen gibi isimlerin yer aldığı kadroyla Süper Lig’in üst sıralarına yeniden tutunur. Ancak güzel futbolun dolduracağı sanılan tribünler hiç dolmaz. Dahası takım yıllarca yaşadığı göçebelikten yine kurtulamaz. Kimi zaman İnönü’de kimi zaman Bayrampaşa’da kimi zaman Saraçoğlu’nda ya da Güngören’de oynar maçlarını. Kulübün şirketleşip kendisinden uzaklaştığını gören liseliler de küserler. Uzan’ın büyük düşüşüyle birlikte TMSF, ardından Saffet Sancaklı yönetiminde geçen yıllar gelecektir. Teknik direktör olarak takımın başına geçen Aykut Kocaman’ın binbir yokluk içinde oynattığı güzel futbol gönüllerde bir sempati kıvılcımı doğurur ama destek gelmeyince Kocaman takımı bırakır. Hızla alt liglere doğru inişe geçer İstanbulspor. İstanbulspor’la tanışıklığı babası sayesinde çocukluk yıllarından ama kendi başına maçlara gitmeye başlaması “hâlâ taparcasına seviyoruz” dediği
Aykut Kocaman’ın teknik direktörlük zamanına denk geliyor. Takımın düşüşü hızlandıkça
Kenan’ın sevdası büyüyor ama sevgisini daha da önemlisi gittiği onca kilometreyi paylaşacak kimseyi bulamıyor. Bugünlerde İstanbulspor şehrinize gelirse ve misafir takım tribününde birkaç sarısiyah bayrak ve arkalarında atkısını açmış birini görürseniz o Kenan’dır. İstanbulspor’un peşinden kaç il gezdiğini o da bilmiyor. Bir çırpıda hatırlamaya
çalışıyor “İzmir, Kırıkkale, Sakarya, Kırşehir, İzmit, Ankara, Manisa, Giresun, Gaziantep,
Eskişehir” diye. İlk deplasmanını 2003’te Konya’ya yapmış. O gün bu gündür İstanbulspor’un peşinden Türkiye’yi dolaşıyor. Gidenler bilir; Türkiye’de deplasman yapmak bin kişi olsanız bile zordur. O, bu zorluklarla tek başına mücadele ediyor. “En büyük sıkıntı pankartla dolu büyük bir çantayla dolaşmak. O pankartları tek başına asmak da büyük zorluk çıkarıyor. Ayrıca her deplasman için neredeyse 200 lira harcıyorum bu da büyük bir külfet.” Bahsettikleri her maçta yaşanan şeyler. Bir de başına gelenler var. “Bir keresinde Eskişehir’de deplasman tribününde pankartları asıyordum. Eskişehirli birkaç kişi de kendi pankartlarını almak için benim olduğum tribüne girmiş. Çantamdan paramı ve atkımı çalmışlar.”
Bu olay Kenan’ı yıldıramamış ama gerçekten yılma noktası geldiği bir anı gayet iyi hatırlıyor. “Kırşehir’deki maç için gece 12’de otobüsüm vardı. Bileti önceden aldığım için ‘biraz kestireyim’ dedim. Uyandığımda saat bir olmuştu. Hemen otogara gittim ama hiçbir firmada bilet yoktu. Çaresiz eve döndüm ama inat ettim sabaha kadar Kırşehir’e giden otobüs aradım. O anda aklıma Ankara üstünden gitmek geldi. Sonuçta iki şehir arası bir saat. Ancak otobüs Ankara girişinde bozuldu. Maçın başlamasına iki saat kala Ankara Otogarı’na yeni ulaşmıştım. Orada düşündüm ‘acaba ben manyak mıyım’ diye. Kırşehir’e ulaştığımda
maç başlayalı on beş dakika olmuştu. Bir de benim için en büyük dertlerden biri misafir takım
tribününü açtırmak. Bir kişi için tribün açmak istemiyorlar ben de beş bilet alarak bu problemi halletmeye çalışıyorum. Kırşehir’de kulübün genel menajerini aradım, sağ olsun maç oynanırken sahadan çıkıp benim için tribünü açtırdı.” Kenan’ın böylesi yıldığı, vazgeçmek istediği anlar çok. Peki hâlâ armanın peşinden onca yolu kat etmesini sağlayan ne? “O anda bir şey oluyor. Kulüpten biri arayıp hatırımı soruyor ya da artık maçlarla ilgilenmeyen babam ‘maç ne oldu’ diyor. O da bütün İstanbulsporlular gibi takımını unutamıyor ama unutmak istiyor. Zaten İstanbulspor bir bağımlılıktır.” Biraz mazoşist bir bağımlılık diye ekliyorum, onaylıyor. Aslında işler her zaman bu kadar dramatik değil. Bakın demin bahsettiği Kırşehir maçının devamı nasıl geliyor. “Uzatma dakikalarında bir gol attık, bütün takım benim üzerime koştu. Hayatımdaki en mutlu anlardan biriydi.” Zaman zaman yediği küfürlerden şikâyetçi ama çok güzel dostluklar da kurmuş. Daha geçenlerde Göztepe’nin Yalı Grubu Başkanı, Kenan’ı havaalanında karşılayıp stada kadar kendi götürmüş. Kişisel dostluklar iyi de tüm rakip tribünle arkadaş olmak, Kenan bunu da yaşamış. “Antalya’nın şampiyonluk maçı vardı biz de küme düşmüştük. Maçtan önce Antalyalı arkadaşlar bana ulaştılar, o gün deplasman tribünü açılmayınca onların arasında maçı izledim. Takımım küme düşmüşkenoradaki şampiyonluk kutlamalarına katıldım. Benim için travmatik bir durumdu.” Diğer tribüncüler gibi Kenan’da da anı bitmiyor. Ancak o bir gol sevincini yanındakiyle paylaşmakgibi şeyleri hiç yaşamamış. “Tezahürat yapmak zaten futbol kültürümde yok” diyor. İstanbulspor’u “Saati 12’yi bir geçen külkedisi”ne benzetiyor.


____Pankartları okul projesi diye yuttururdum___
- İstanbulspor özel hayatını nasıl etkiliyor?
- Annem bu durumu bilmiyordu. Babam biliyordu ve destekliyordu. Formamı sürekli yatağın
altında saklıyordum. Pankartları anneme okul projesi diye yutturuyordum. Mesela sabah yola
çıkmam gerekiyorsa geceden pankartları kapının önüne bırakıyordum. Kapı komşumuz vardı,
akşamdan onda kalıyordum. Bir de ses kaydı bırakıyordum, annem aradığında dinletsinler diye. “Anne lavabodayım akşama döneceğim” diye. Sonra da maça. Annem okula gittim
sanıyordu.
- Artık annen de biliyordur.
- Evet biliyor ama futboldan korkuyor. Gerçekten korkutucu olaylar oluyor ama basının abartması da var. Bence kadınların maça gelmemesinin en önemli sebebi bu abartma.
- Arkadaşların bu durumunu nasıl karşılıyor.
- Çoğu İstanbulspor sevgimi bilmiyor zaten. Galatasaray ya da Fenerbahçe gibi bir durum değil. Söylersem yadırgarlar diye korkuyorum. Bilenlerden tribünle uğraşanlar helal olsun diyor. İlgili olmayanlarsa deli gözüyle bakıyor.
- Nasıl bir İstanbulspor hayal ediyorsun?
- Taraftarımız olsun, birlikte deplasmana gidelim isterdim. Bir de stadımız olsun, ismi de Boğa Arena.


İki İstanbulspor
- İstanbulspor’un İstanbul Büyükşehir Belediyespor’la birleşerek yeniden Süper Lig’e döneceği konuşuluyor.
- Belediyespor Başkanı Göksel Gümüşdağ ortaya böyle bir laf attı. Şimdiki başkanımız da satmak istemediğini, satarsa da 10 milyon dolar istediğini söyledi. Asıl İstanbul Erkek Lisesi üç yıl önce kendi takımını kurdu ve şu anda takım İstanbul Süper Amatör Ligi’ne yükselmek için oynuyor. Eğer kendi hakkıyla 3. Lig’e yükselirse ben de lisenin takımını desteklerim. Ancak kurdukları takımı sezon sonunda belediyeye devredecekleri konuşuluyor.
- Böylece sen de Süper Lig’e yükseleceksin.
- Ben yükselmeyeceğim. Eğer öyle bir şey olursa seneye liglerde iki İstanbulspor olacak. Ancak o zaman ben şimdiki takımımı bırakmam. Çünkü lisenin kurduğu takım belediyenin takımı olacak. Bence TMSF bizi belediyeyle birleşmeye zorlamak için bilerek küme düşürdü. Bizim ne bir milletvekilimiz, ne belediyemiz, ne stadımız ne de tesisimiz var. Bir belediyemiz var, biz düşmeme mücadelesi yaparken Ataköy’deki tesislerimizi yıktı. Çok kritik maçlarımıza Florya Ormanı’nda antrenman yaparak hazırlandık.

Friday, January 8, 2010

Messi'yle Konuştum Haberler İyi


Evet anlaşılan o ki, her kuşu sevmişiz, geriye bir tek leylek kalmış. Şimdi de o meselenin peşinden koşuyoruz. Türk futbol gündeminin birkaç gündür tek derdi Messi acep Arda'yı tanıyor mu, tanımıyor mu meselesi?

Bu kadar sıradan bir mevzunun gereğinden fazla büyütülmesi ve alakalı alakasız çıkarımlarla dallanıp budaklandırılması nedense hiç şaşırtıcı değil. Çünkü biz böyle gereksiz tartışmaları hep sevmişizdir. Messi, Arda'yı tanımıyormuş iddiasında bulunanların derdi esasında Messi'nin Arda'yı tanımıyor olması değil elbette. Keza birkaç gündür birçok sanal platformda Galatasaray'ın neferi olarak bu kişilere laf yetiştirenlerin derdi de Messi'nin Arda'yı tanıyor olma iddiasını savunmak değil. Mevzu yine sidik yarışı. Altta kalamayız, kalmamalıyız sorunsalı. Değer mi? Değmez aslında. Lakin dediğim gibi, biz böyle boş işler peşinde koşmayı severiz. Bugün savunma makamında olanlar, yarın başka konuda iddia makamında yer alacaklar. Kısır döngü devam tabii.

Efendim Türk Spor Basını dönem dönem dünyaca ünlü isimlerin ağzından söylendiği iddia edilen birçok haber yaptı bugüne dek. Bunların arasında Maldini, Vieri, Maradona gibi isimler vardı. Bu kişilerle yapıldığı iddia edilen röportajların video görüntülerine hiçbir yerde doğru düzgün rastlamadık ama nedense her zaman bu ünlü isimler tarafından söylendiği iddia edilen cümlelerin sidik yarışlarında koz olarak kullanmak isteyen taraf balıklama atladı bu haberlere. "Bak, gördün mü, filanca oyuncu falanca takımı bilmiyorum demiş" gibi. Ortada video kaydı yoktu ama hadise işlerine geldiği için kutsal metin gibi görüp kullandılar bunu tartışmalarında. Her sıkıştıkları anda kullanılan bu tip argümanlar Hızır misali yetişiyordu. Ve tabii bunları kullanırken, sözde taşı gediğine koymuş olmanın verdiği rahatlıkla geriye yaslanıp, az önceki örnekleriyle dağıttıkları rakiplerini tebessüm ederek izlediler. Bunu herkes yaptı. X takımın taraftarına özgü bir durum değil. Bunu da idrak etmek lazım. Belirli bir zümreyi hedef alan bir eleştiri değildir elbette. Biz de yaptık, bize karşı da çok yapılmıştır.

Efendim, fazla uzatmadan sadede geçecek olursak mevzumuz nedir; Messi acep Arda'yı tanıyor mu? Ciddi ciddi soruyorum, tanısa kaç yazar, tanımasa kaç yazar? O sorunun cevabıyla Messi'nin ya da Arda'nın futbolculuğu arasında bir paralellik mi kuruluyor? Yoksa Messi'nin dünya futboluna bakışı mı sorgulanıyor? Derdimiz nedir? Messi'ye sorulacak sorunun tabii ki iki olası cevabı vardır; "Evet, tanıyorum" ya da "Hayır, tanımıyorum."Bu kadar. Cevabı duyunca , tanımıyormuş dersin, yahut tanıyormuş der geçersin. Biz öyle mi yapıyoruz? Hayır. İşine gelen bu argümanı arkadaş ortamında rakibini kızdırmak için kullanırken, başkaları da haberin yapılış amacını sorguluyor. Gerçi bu kitle içerisindeki bazı kişilere yıllardır hayal ürünü olan bazı Maldini, Vieri, ya da Maradona demeçlerine neden inandınız ve şimdi aynı basının uydurduğunu düşündüğünüz bir habere neden bu kadar takıldınız? diye sormak da gerekir ama şimdi durduk yere tüm şimşekleri üzerime çekmek istemem.

Amiyane tabirle, bu olayı sallayın gitsin. Bu mudur yani birkaç gündür forumlarda, sözlüklerde, bloglarda, sokakta tartıştığımız mesele? En basitinden, TFF'nin Euro 2016 için aday seçtiği ve seçmediği şehirler üzerine iki kelam etmeyen insanların, Messi'nin Arda'yı tanıma ihtimali üzerinde kendini heder etmesi garip değil mi? İnsanlar utanmasa, "Messi'nin Arda'yı tanıyor olma ihtimalini sevdim" diye şiirler yazacak.

Yazıyı kendi üretimim olan gereksiz bir espriyle bitireyim; Messi'ye Arda'yı sormuşlar, "O da kim? Galatasaray'da mı oynuyor?" demiş... Yok lan, böyle değildi herhalde.


Wednesday, December 30, 2009

Ancak Dış Mihraklar Böyle Bir Harita Yapardı


Gelin itiraf edelim (mevzuya Ertuğrul Özkök tarzı giriş); Türkiye'nin Batı'sında doğmuş, büyümüş ve hala Batı'da ikamet eden insanlar olarak çoğumuz ülkeyi ikiye ayırarak değerlendiriyoruz kafamızda aslında. Türkiye'nin Doğu'su ve Batı'sı. Elbette aramızda istisna olanlar vardır ama eminim çoğumuz aynıyız.

Öss sonrası tercih yapacak olan gençlere ailesi ve çevresi genelde, "Ankara'dan ötesini yazma oğlum/kızım" der. Askerlik çağına gelen oğlunun Batı'da bir yerlere düşmesi için dua eder anneler, babalar ve tabii o kişinin sevdikleri. Şu haritanın Batı'sında bir yerlere çıkınca "oh çok şükür" derler, Doğu'sunda bir yer olursa, belli etmeseler de üzüntüyle karşılarlar bu haberleri. Gücü yeten torpil yapmakla uğraşır hatta. Onların bu işler için neler çevirdiklerini Ergenekon davasını yakından takip edenler bilir.

Keza okul ve askerlik sonrası iş hayatına atılacak oğlunun Batı'da bir yerlerde çalışmasını ister aileler ve çevresindekiler. Gelinlik çağındaki kızını ise Doğu'ya göndermek istemez. Gönderirse de istemeye istemeye yapmıştır bunu.

Buradaki niyetler elbette ki "bölücülük" anlamında değildir. Tırnak içi ifade edelim bunu, gözden kaçmasın. Bahsedilen şey Batı'da yaşayan kişilerin, ülkenin diğer yakasını kendince sebepler göstererek "daha az güvenli bulması" ve bu yüzden tedirgin olmasıdır. Bu kişiler haklıdır, değildir meselesini burada tartışacak değilim şu an. Lakin şunu da belirteyim; yazının sonunda okuyacağınız Ercan Güven'den alıntı olan cümlelerin bilhassa sonlar yazılı olanlarını daha bir dikkatli okumanızı tavsiye ederim. Ve tekrardan mevzuya dönelim...

Tüm bu yukarıda yazdığım şeyler aile sohbetlerinde, dükkanların içinde, kahvehane köşelerinde ve samimi arkadaş ortamlarında sabah akşam konuşulan şeylerdir. Bugüne dek ülkenin Batı'sında yaşamış biri olarak bunları gözlemledim. Ülkenin Doğu'sunda nasıl bir durum var? Bilmiyorum tabii. Belki orada da benzer bir durum vardır, kim bilir?

Şimdi bakıyoruz Türkiye Futbol Federasyonu talip olduğu 2016'daki Şampiyona için aday şehirleri belirlemiş. Mehmet Demirkol'un güzel tespitine kadar öyle yüksek sesle dile getirilmeyen o ince çizgiyi fark ediyor ve ona odaklanıyorsunuz. Hakkaten de haritadaki aday şehirlere bakınca sürekli şikayetçisi olduğumuz dış mihrakların emellerindeki o meşhur haritalardan biri çizilmiş gibi duruyor. Ülke ikiye bölünmüş. Hani bazen Fransa'da, İngiltere'de yahut ne bileyim işte Almanya'da bazı yayın organlarında kasti ya da değil bazı yanlış Türkiye haritaları basılır ve bizler de bu durumlara tepki koyarız ya hep, aynen öyle bir durum var.

Ülkenin futbolunu yöneten insanlar bazı kriterleri göz önüne aldıklarını iddia ederek, böyle seçimler yaptıklarını söylüyorlar. İyi de burada bir saçmalık var. Misal, bana kalsa İnönü ve Şükrü Saraçoğlu gibi iki stad bu listede olmalıdır. İkisi de çok güzel stadyumlar. Bu düşüncemi bir iddia olarak dile getirsem, "UEFA kriterleri" falan filan derler. Hangi kriterler? Madem bu stadlar o kadar problemli neden Avrupa Kupası maçları ve finaller oynanıyor. Kaldı ki kusurlar varsa daha 2016'ya hayli zaman var. Eksiklikler giderilir.

Aday şehirler arasında ortada bahsi geçen stadyumların olmadığı yerler de var. O zaman neden iki taş üst üste konmamış stadyumları seçiyorsunuz dediğiniz zaman, bu kez de savunma kanadı 2016'ya daha çok var diyor. Peki, o zaman neden Trabzon gibi bir futbol şehrini ya da ülkenin Doğu'sundaki şehirleri tercih etmediniz? E hani 2016'ya daha çok vardı? Ne yaptığının farkında olmamaktır bu. İşleri eline yüzüne bulaştırmaktır bu.

Son olarak bu organizasyonsuzluğuma bakarak, ben olsam bize Şampiyona falan vermem dedikten sonra daha fazla uzatmadan yazıyı Ercan Güven'in bugünkü köşesinden bir alıntıyla bitirelim;

“En iyi stadını söyle” deyince, hep birlikte “Şükrü Saracoğlu” diye bağırdığımız bu ülkede Avrupa Şampiyonası adaylığı için başvuru yapılması ve Şükrü Saracoğlu’nun maç oynanacak statlar listesinde yer almaması tuhaf tabi.
“Euro 2016”ya aday olmamız da tuhaf, stat tercihleri de, Fenerbahçe’nin tepkisi de!
Al birini vur ötekine.
Kurumları kavga eden, sokakları molotof ve havai fişekle yangın yerine dönen Türkiye’ye, Avrupa Şampiyonası isterseniz, ortaya Mehmet Demirkol’un köşesine koyduğu gibi bir Türkiye haritası çıkar; kimseye izah edemezsiniz.
Sayın Başbakan’ın, MHP lideri sayın Bahçeli’ye “Sivas’tan öteye gidemiyorsunuz” dediği Türkiye’de, Sivas’tan öteye maç koyamayarak fiili durumu futbol üzerinden ikrar edip belgelendirirsiniz.
Yeni stat yapılacaksa, Ağrı’ya da yapılır, Tatvan’a da,Yüksekova’ya da, Nusaybin’e de...
Demek ki, “oralar UEFA’nın güvenlik kriterlerine uymuyor”.
Bırakın UEFA kriterlerini, bazı vatandaşlarımızın güvenlik kriterleri bile müsaade etmiyor oralara.
Bunu mu demek istediniz?
O zaman...
Daha ülkesinin tüm sokaklarında güvenliği sağlayamamış olanların Avrupa Şampiyonası neyine?

Friday, December 18, 2009

Alternatif Medya: Zaytung


Deplasman Röportaj Yönetmeliğine Uymayan Futbolcuya 6 Maç Ceza

Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu(PFDK), geçtiğimiz hafta oynanan Gençlerbirliği - Manisaspor maçı öncesi kendisiyle yapılan röportaj sırasında yönetmelik dışı yanıtlar verdiği gerekçesiyle Manisaspor'lu oyuncu Nihat Doğan'a 6 maç ceza verdi.

Kuruldan yapılan açıklamada Manisasporun 14 sırt numaralı futbolcusu Nihat Doğan'ın maç öncesi kendisiyle röportaj yapan Lig TV muhabirinin sorularını, ilgili yönetmelikte belirtilen standartlara uygun olmayan bir şekilde yanıtladığı için kendisine 6 maç, böyle bir davranışa izin verdiği için kulübü Manisaspor'a da 10.000 TL para cezası verilmesinin uygun görüldüğü, söz konusu davranışın tekrarı halinde ise futbolcunun lisansının iptalinin gündeme geleceği belirtildi.

Yönetmelikte Açıkca Belirtiliyor

Manisaspor'un genç stoperi Nihat, maç öncesi kendisiyle yapılan röportaj sırasında muhabirin "Evet Nihat, Gençlerbirliği, zorlu bir deplasman, rakibiniz kendi evinde oynadığı son 3 maçını da kazandı, bugünkü maç için ne düşünüyorsun?" sorusuna "valla adamlar takır takır top oynuyor, kesin çakacaklar bize bu akşam, en az 3 yeriz gibi geliyor eheh" diyerek geçtiğimiz haftanın futbol gündemine damgasını vurmuştu.

Oysa "Futbolcular İçin Röportaj Standartları" yönetmeliğinin, kendisinden daha güçlü bir takımla deplasmanda karşılacak takım oyuncularının maç öncesi vermesi gereken beyanatları düzenleyen 16. maddesinde Nihat'ın bu soruya vermesi gereken cevap açıkça belirtiliyor. Söz konusu maddeye göre Nihat'ın, "Rakibimiz iyi bir hava yakaladı ama biz de bu maçla birlikte çıkışa geçmek istiyoruz, buraya puan ya da puanlar almaya geldik, çıkıp topumuzu oynayacağız, öncelikle taraftarlarımıza güzel futbol izletmek istiyoruz, hakeden kazansın" demesi gerekiyordu.

Genç Oyuncu Şaşkın: "Vallahi Haberim Yoktu!"

Ceza kararının ardından muhabirimizin sorularını yanıtlayan genç Nihat, böyle bir yönetmeliğin varlığından bile haberdar olmadığını belirterek, "yıllardır futbolcu ağabeylerimin her maç öncesi kelimesi kelimesine aynı şeyleri söylemelerini onların yaratıcılıktan uzak, kafası fazla çalışmayan adamlar olmalarına bağlıyordum. Kendimce bu zinciri kırmak istedim. Bu konuyla ilgili bir yönetmelik olabileceği aklıma dahi gelmemişti. Taraftarlarımızdan ve tüm futbol camiasından çok özür diliyorum. Yapacak bir şey yok. Hayat devam ediyor. Artık bu cezayı unutup önümüzdeki maçlara bakıcaz" dedi.

***

Hanidir bahsedecektim ama bir şekilde hep unutmuşum. Gavurun "the Onion" sitesi varsa, bizim de Zaytung'umuz var ulan, diyebiliriz artık gönül rahatlığıyla. Her konuda haber yazılabiliyor. Güzel ve de yararlı anketler mevcut. Günlük falınızı da okumayı eksik etmeyin. Hadi bakalım.

Thursday, December 17, 2009

Korkaklar Ordusu


Milliyet'ten Nilay Yılmaz "korkaklar ordusu" başlıklı yazısıyla güldürdü. Güzel bir Hıncal Uluç eleştirisi olmuş. Bütünlüğündeki anlam kaçmasın diye, yazının tamamını aşağıya yapıştıyorum. Buyrun.

***

Korkaklar ordusu!

Korkmak: 1.Korku duymak, ürkmek, dehşete kapılmak, 2.Kaygı duymak, endişe etmek, 3. Çekinmek, sakınmak, saygı duymak, 4. Yapamamak, cesaret edememek.
Korkak: Çok çabuk ve olmayacak şeylerden korkan (kimse, hayvan).
TDK’nin sözlüğünde böyle diyor.

Bence oraya “Hıncal Uluç’un ağırlıklı olarak teknik direktörler için kullandığı, ancak zaman zaman basının da nasibini aldığı tanımlama” diye de ekleyebilirler.
Google’a “korkak, Hıncal Uluç” diye yazdığınızda karşınıza çıkan yazıları okumaya takatiniz kalmaz. Benim kalmadı. Yok yok. Ama gözümden kaçanlar vardır mutlak, kusuruma bakmasınlar. İşte size geçmişten günümüze “korkaklar” listesi:

Mircea Lucescu: “Lucescu’ya korkak diyorum, sonra da üzülüyorum. Çünkü biz, bir korkaklar ligi oynuyoruz. Teknik direktörlerin tamamı neredeyse sahaya yenilmemek için çıkıyorlar.” (23.12.2003)

George Hagi: “Galatasaray’ın ne yazık ki, fikri sabitlerinden kurtulamayan korkak bir hocası var.” (02.10.2004)

Levent Bıçakcı: “Bıçakcı anlaşılması zor bir adam. Konuştuğum zaman akıllı, analizci, sorunları çok iyi gören bir kişi. Ama işin başına geldiği zaman bir o kadar aciz, korkak, çekingen, sessiz. Otorite kuramıyorsan bırak. İstifa etmek de bir erdemdir.” (22.02.2005)

Eric Gerets: “Eğer bu Gerets futboldan anlıyorsa, ben atom fiziği uzmanıyım. Niye Cihan ve Mehmet böyle bir anda? Çünkü korkak Gerets artık kazanmayı düşünmüyor.” (14.09.2006)

Tigana ve Zico: “Fenerbahçe’nin ne oynadığını da gördük. Sözüm ona düzgün oynadığı birinci devrede 2.5 tane şutu var. İkinci devre hiç yok Fenerbahçe hücumda. Kapanmış kendi sahasına. Çünkü Zico, Tigana’dan daha korkak.” (09-05-2007)

Karl-Heinz Feldkamp: “Beşiktaş’a karşı 11’e 11 oynamak gerek, 11’e 10 oynayamazsın. İki; burası çok önemli, aynen Gerets gibi, Kalli’de de korkak Türk spor medyasının ve yorumcularının tesirinde kalarak, hücum futbolundan, savunma futboluna ricat görüyorum.” (02.10.2007)

Fatih Terim: “Terim’in, Portekiz’den korkacağını hiç tahmin etmiyordum. 26 kişilik kadro yanlış, gönderilen 3 kişi yanlış, o 23’ten seçilen ilk 11 yanlış, taktik yanlış, takımı kenardan izlemesi yanlış Bu Fatih Terim felsefesinin, imajının iflasıdır. Rakibe göre seçim yapıyorsan bu işi bırak. Takıma güvenen birisi gelsin. Fatih Terim, Portekiz’den korkmuş, dizleri titremiş.” (10.06.2008)

Ömer Üründül: “İnsan olarak bir pırlanta. Ama futbol bilgisi, üç beş cümleyle sınırlı. Üstelik fena halde korkak. Risk alanları yermeyi marifet sayacak kadar korkak. Yani bir yerde maçı ATV’de izleyen gençlere kötü yaşam dersleri veriyor. Korkaklığı kendisi için de geçerli. Cesur yorumlar yapamıyor, durumu idare ediyor. (24.06.2008)

Michael Skibbe: “Galatasaray açısından 1 puanla, sıfır puan arasında hiçbir fark yok, ama Skibbe açısından var. Yenilirse şutlanabilir, ama berabere kaldığı sürece kalır. ‘Korkak bezirgan; ne kâr eder, ne ziyan.’” (02.09.2008)

Şenol Güneş: “2002’de Şenol Güneş’in korkaklığına kurban gittik. Türkiye’nin, Dünya Şampiyonu olacağına Şenol Güneş inanamadı. Öyle inanamadı ki, ben aylar öncesinden ‘Dünya futbolunda büyük düşüş var. Biz, burada şampiyon oluruz’ dediğim zaman bunu ‘Hıncal Uluç, Türkiye’nin dünyadaki yerini anlatmıyor. Bana saldırmak için zemin hazırlıyor’ diye yorumladı. Düşüncesi buydu. Bu kafadaki bir teknik direktör ile ancak onu yapabilirsin.” (09.09.2008)

Mustafa Denizli: “Tello var, Yusuf var sahada üçüncü oyun kurucu olarak Serdar Özkan girdi. İleride bir tek Bobo var. Pes Mustafa hoca ya! Vallahi pes! Sen bu kadar korkak olduktan sonra ben başka hocalara ne diyeyim! Türkiye’ye hücum futbolunu getiren adam Mustafa Denizli. Şimdi dudağa uçukluyor hücum futbolu oynamaktan.” (11.02.2009)

Bülent Uygun: “Sivas arayı çoktan açardı, ama Bülent Uygun’un korkaklığı yüzünden o da alakasız puanlar verdi. Her maçın ilk 45 dakikasını ‘hele bir yatalım da ondan sonra bakarız’ diye geçiren bir hocayla bir takım nasıl şampiyon olur?” (11.02.2009)

Bülent Korkmaz: “Eğer Adnan Polat olsaydım, eğer Galatasaray başkanı olsaydım Bursa maçının bittiği anda Korkmaz’ın işi biterdi. Hiç kimsenin Galatasaray’ı bu kadar aşağılamaya hakkı yok. Ayrıca gördüm ki, futbolun f’sinden haberi yok. Ayrıca gördüm ki, Galatasaray’ı hiç bilmiyor. Ayrıca gördüm ki, soyadının tam tersine müthiş bir korkak.” (10.03.2009)

Mesut Bakkal: “Manisaspor korkak hocası yüzünden (Fenerbahçe karşısında) mağlubiyeti hak etti.” (16.09.2009)

Frank Rijkaard: “Korkak ya, Rijkaard. Korkak. İki forvetten kork, ille iki ilave kazma ile oyna. İki ön libero eklemesiyle dört stoper. Niye? Dudağını uçuklatacak rakip mi çıktı karşına bugüne dek, Türkiye’de Avrupa’da?” (06.10.2009)

Madem kimseyi beğenmiyor, bir hoca önersin de tüm kamuoyu rahat etsin diyeceğim ama, geçen hafta “Rijkaard’ı alsınlar, ben geçeyim yerine, nelerin değiştiğini görürsünüz” dedi.
Buradan varacağımız sonuç şu ki; herkes korkak, Hıncal Uluç değil!

***

Hıncal Uluç’a göre herkes korkak olunca ekşi sözlükte “hıncal uluç’un teknik direktörleri korkak bulması” diye sayfa bile açılmış. Bir ekşi sözlük yazarı da konu üzerine şöyle demiş: Galatasaray’ın başına kitaplı mitaplı peygamber inse de bu tutum değişmez. (bkz: ben hayatımda bu kadar korkak peygamber görmedim)

Nilay Yılmaz / Milliyet

Not: Girişteki fotoşop Papazın Çayırı blogundan (ç)alıntıdır.